27 Mart 2015 Cuma

Yeni Bir Güne Daha Merhaba


27 Mart 2015 Cuma 22.22

O kadar fazla birikmişim var ki; ne zaman ağzımı açsam, yüreğimde ki yaraları döküp de etrafı kirletecekmişim gibi geliyor. Bağırmak istiyorum! Haykırmak, avazım çıktığı kadar, gerçekleri dile getirmek istiyorum ama, kimin umurunda? Kim takar ki? Öyle bir an geliyor ya, öylesine dolu dolu, öylesine acımasızca sevmek istiyorsun hayatı; heyhat! Sen ne kadar çok çabalarsan, o da o kadar hızlı kaçıyor senden, senin sevdandan... Sen, tenine dokunduğun her bir anda, alev alev yanan kalbinle acı çekiyorken, hayat da yüzüne kahkahalarla gülüyor adeta. Seninse, yüzünde beliren, acıyla buruşuk, hafif de çarpık bir gülüş oluyor o anda. Öyle mutlu bir gülüş de değil ki! Hani hem sevinirsin, mutlu olursun ya hayattasın, ama biraz da buruktur bu mutluluk. Bir şeyler eksiktir. Bazı şeyler, hiç de tam olamaz ki! Ne zaman oldular sanki? Hep bir şeyler eksikti hayatımızda. Hafifçe mutlu bir tebessüm istersin ya. Tıpkı kızıl bir gün doğumuna gözlerine açan âma bir aşık misali, yeniden ve yeniden tutulabilmeli hayata. Ve gecelere, o koyu karanlık içerisinde umutla ışıldayan yıldızlarla bezeli gecelere, bu mutluluk dolu gülümsemeyi bahşetmeyi, istersin sen de... En zoru da, sevdiğini, daha da fazla sevebilmeyi istemekti aslında. Sanki mümkünmüş gibi, sonsuzca sevmek istersin. Sevildiğini bilebilmek; hani, bir umut işte. İstiyor her insan; her ne kadar inkar edersen et, istiyorsun sen de be adam. Şu acımasız hayatı, yüzünde beliren çarpık gülüşünle beraber, yeniden ve yeniden sevebilmek istiyorsun ya... Mümkün mü? Ağaç dallarının arasından süzülen, dingin maviliklere doğru hafif bir dalga kıran, işte, kızıl bir Güneş'i, benim, kendi Güneş'imi, bana yeniden ve yeniden sunan şu aciz hayatımın rotası; umutla dolu, mutlu bir güne daha yeniden merhaba diyor! Gelin, sizde bana katılın. Hep birlikte, bağıralım avazımız çıktığı kadar: "Umutlu ama buruk bir güne daha, yeniden ve yeniden merhaba!"

6 Mart 2015 Cuma

Geçmiş Gelecek Günler


06 Mart 2015 Cuma 21.19

Eskilerden bir gün. Mayıs ayının 5'i. Hava felaket. Malum, Mersin burası; cehennem azizim cehennem. Sıcağı değil de adamı delirten, bitmek tükenmek bilmeyen nemidir öldüren. Bakın şu fotoğraf karesine de... Ne görüyorsunuz? Söyleyin bana bir. Hayır hayır, anlaşılanlardan değil, ortada, yerli yerinde duran bir açılış seremonisinden değil, yüzlerden, tarihe tanıklık eden bu insanların duygularından ve çehrelerinden bahsediyorum sizlere. Ne derler bilirsiniz: Fotoğraf kareleridir en acımasız olanı. Hele bir de habersizse, vay ki haline... Kaçamaz, saklanamazsın ya, ancak rol yaparak kurtarırsın kendini ama, işte o da şanslıysan be arkadaş! Ne görüyorsunuz? Söyleyin de bir rahatlayayım: Boşa harcanan aşırı bir gururu, kendini beğenmişlikle dolu ahenkli bir uyumu? Kabul ediyorum; utanıyorum ama kabul da ediyorum... Yetmez; kıskançlığı, cehaleti, yalancı gülümsemeleri dahi yaşanır kılar ya, tekrar ve tekrar, anımsadıkça, bakar bakar dalar gidersin eskilere doğru. Özlemi, hasreti, gıpta ile bakan sevinç dolu yürekleri görürsün hep bir arada. Neden oradadırlar? Neden gülümserler ki kameralara böylesine içten, sıcak bir yürek ile? Gülümserler gülümsemesine de, ya şimdilerde, yürekleri kan ağlamaz mı? Aslında, düpedüz özlüyorum onları. Her birini, geçmişin lanetli günlerini bile; her bir günahımı dahi özlüyorum amma... Ama en zoru da bu olsa gerek. Dünler, geçmiş günler, gelecek olanların habercisidir derlerdi de inanmazdım. İnanamadım, kabul edemedim ama, işin doğrusu da bu beyefendiler ve hanımefendiler... Gelenler, gidenlerden sözüm var sizlere: Sahne, sizlerindir efendiler...

Mesaj Bırakın

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *