17 Şubat 2015 Salı

Hayat Meselesi


17 Şubat 2015 Salı 23.41 

Sanki ağır bir yük taşıyorum omuzlarımda. Oysaki, gayet de rahat olmalıydım. Öyle değil mi? Mücadele etmekten hoşlanıyorum hoşlanmasına da, kaybedilmiş bir savaş uğruna neden ter akıtayım ki boşu boşuna? Verebilecek bir cevabım yok. Cebimden çıkarıp da, masaya vurabileceğim beş kuruşum dahi yok ama, ya hayallerim? Çok oldu, çok oldu ki rüzgarın tenimde bıraktığı tatlı ürpertiyi hissedeli. Güneş'in kalbinden gelen mutluluk parıltılarını ellerimde tutmayı isteyeli. Ne kadar oldu? Hayır, yıl hesabıyla değil, yürek hesabıyla, sevda hesabıyla sorarım sana, ne kadar oldu hayallerinden vaz geçeli? Hayat karşısında bu denli zayıf düşeli ne kadar oldu, sorarım? Utanılacak haldesin; yazık! O güzel güzel söyleyen dillerin neden sus pus olmuş ha şimdi? Korkuyorsun; hayatı kucaklamaktan, karar almaktan ve yiğitçe, cesurca yaşamaktan korkuyorsun işte! Daha ne söyleyebilirim ki sana; biraz cesaret! Kalk ayağa, silkelen biraz! Söyle söyleyeceklerini, dök içini işte. Hazır sana fırsat; kopan bir fırtınanın ardından, bağıra çağıra, avazın çıktığı kadar türküler söylesen ne fayda? Kim duyacak ha beyim, kim duyacak sesimi? Kimsecikler gelecek mi yardıma? Koşacaklar mı düşen bedenimi tutmaya? Yok beyim yok, kimsecikler gelmeyecek sana; sen koşa koşa gitmedikten sonra, beyhude bunca çaba...

12 Şubat 2015 Perşembe

Yalan Dünya


12 Şubat 2015 Perşembe 23.23

İyi bir hayat değil, şu yaşadığımız. Soluduğumuz nefes temiz değil. Sevdiğimiz insanlar, ne yazık ki doğru değil... Hayat dediğimiz şu karmaşada, doğru olan ne kaldı ki geriye? Bir de soruyorlar utanmadan; nedendir bunca afra tafra? Onlar soruyorlar sormasına da, biz sorunca da cevap veremiyorlar. Sorarım; kiminiz kaldı ki geriye, yalan söz söylemeyen, dürüstlüğü ile utanabilen? Kim kaldı ki geriye, seni kendinden daha fazla sevebilen? Yok beyim yok, kimsecikler doğru değil. Öğrendim öğreneceğimi, duydum duyacağımı, çektim çekeceğimi de, unutamadım yaşadıklarımı. Keşke bir soru da olsa, ah bir sorulabilse ya; istersin istemesine de, sen gerisin geriye ne verirsin diye? Yeter, derim; çarpar bu kapıyı da, çıkar giderim. Çok değil, ne kalmış ki geriye. Ha 23, ha 33, ha 83... Yaşanacak ne kaldıysa geriye, yalan bu dünya, yalanlarını, ben çekemem gayrı kâhrını...
 

11 Şubat 2015 Çarşamba

Kırmızı Başlıklı Kız


11 Şubat 2015 Çarşamba 09.09

Gecenin bir yarısı. Zihnimi meşgul eden, karnıma asit gibi, zehir gibi bir nefret çökerten, derin bir acıyla fırlıyorum yataktan... En son kaçta koydum başımı yastığa? 3 yoksa 4 müydü? Sabahın ilk ışıkları zorluyor göz bebeklerimi. Kalbim bir başka odada bir başka yatakta uzanan bam başka bir huzurla doluyor o anda. Elimdeki kitabı bir kenara fırlatıp doğruluyorum da, sahi, saatlerdir elimde tuttuğum bu kitapta ne ola? Kız ve Kurt, kırmızı başlıklı kızın bilindik hikayesi... Hani bir kurt, güzel, haşin ve bir o kadar da deli bir kıza tutulur ya, onu da ister yanında. Bilindik bir hikaye dedim ya, işte o hesap. Hikayedeki kötü kalpli, zalim ve zorba kurt gibi hissediyorum kendimi. Ağzımdaki kan tadı, pas ve kir kokuyor adeta. Düşüncelerimden, benliğimden ve rüyalarımdan dahi nefret ediyorum o anda. Oysa, ne kadar da kolaydı olurdu şimdi. Kırmızı başlıklı kızdan nefret edebilmek. Neden güvenirsin ki bir kız çocuğuna; kos koca kurtsun sen be adam! Hiç mi türüne saygın yok? Kırılıyor, dökülüyor, olmadığın bir kişi oluyorsun o anda. İstemsizce elim telefona gidiyor, alışkanlık meselesi. Saat 09.30; ve ben halen ayakta, bedenime inatla, yazıyorum yazmasına da, ah şu asit gibi yakan nefret, bir tükense, bir bitse...

10 Şubat 2015 Salı

Yaprak Dökümü Misali


10 Şubat 2015 Salı 23.33
Her zaman bu kadar da sessiz değildir sokaklar. Yalnızca yağmur yağdığında. Bu kadar ıslak bir memlekette dahi, ilk damlayla birlikte sus pus oluyor her bir taraf. Sanki bir oyun oynanıyor da, ilk damlayı kucaklayan oyun dışı kalacakmış gibi. Kaçıveriyorlar hemen... Tamam, ben de sevmem yağmuru. Sevemedim bir türlü ya. Çabalamadığımdan değil, hayır. Oysaki elimden geleni yaptığımı biliyorum ama, olmayınca da olmuyormuş meğer. Oysa eskiden böyle değildi; bilirim... Elime tutuşturduğum küçük bir sarı yaprakla, yağmur altında dans eder dururdum. Deliydim, komiktim belki de o anda ama mutluydum da... Kahkahalarım arasına karışan damlalar da ritim tutarlardı adeta, onlar da benimle birlikte yabani bir dansa tutuşurlardı amma, bilirdim. Bilirdim ki ben, asla onlar kadar özgür olamayacaktım. Onlar kadar delice sarılamayacaktım sevdiğim toprağa, ağaca, dallara... Yine de, varsın onlar, yaşasınlar özgürce. Dilediklerince akıtsınlar göz yaşlarını. Hani usta bir alim söyler ya; yağmur altında dolaşır dururum. Sorarlar neden? Bilmezler ki kolaydır, göz yaşlarını yağmur damlaları arasında saklamak, çok kolaydır... Bu mesele, biraz da öyle aslında. Yaprak dökümü misali, elimde tuttuğum o sarı yapraklar gibi, dökülüyorlar birer birer, ardı ardına. Tutabilene, gelsin de aşk olsun...
 

8 Şubat 2015 Pazar

Kesin Sesinizi Biraz


08 Şubat 2015 Pazar 21.55

Kes sesini... Biraz daha kısık sesle konuş! Dokunma gerçeklere; bırak oldukları yerde, gözümüzün önünde dursunlar öylece. İyi de neden? Neden susacakmışım ki? Neden gürültü patırtı yapmayacakmışım gecenin bu en hararetli vaktinde? Temiz olmalıymışım bir de. Üzerime başıma da dikkat etmeliymişim. Sonra ayıplar, iş vermezlermiş... Çok da umurumdaydı sanki. Çalışmaktan kime ne kuzum? Dünyanın onca derdi dururken düşünecek, neden züppe veledin tekinin pisliğini temizleyen ben olayım ki? Hayret bir şey! O çalışıyor mu ki adamım? Yok beyim, yok; nerede... Kız da vermezlermiş iyi mi! Bak asıl bu koyar işte. Olur mu öyle şey? Bir kaç gece sokaklarda kaldık diye, çöpten bulduklarımızla beslendik, sağa sola sarktık diye de, kız mı verilmezmiş? Pes doğrusu! Olur şey değil; hiç de bu kadarını görmemiştim. Bu kadar kaçığını bir arada görmedim ya, bir de kendimi akıllı sanırdım evvela... Doğrusu, anlamıyorum şu insanları. Kendimi dahi çözemiyorum ya, bir de onlara kendilerini anlatacakmışım gibi, geliveriyorlar dibime dibime. İki üç kuruşu orama burama sokuşturup da kaçıveriyorlar hemen. Sanki o kadar da açmışım, bir ısırık da onların ensesinden koparacakmışım gibi. Hey yavrum hey... Arkalarından bağırmak istiyorum aslında; ben, sizlerden daha zenginim ey efendiler! Ama kime ne? Karnım tok, sırtım pek ya; bir de kafamı ütülemeseler. Daha ne isterim ki şu hayattan... Kesin sesinizi biraz, rahat bırakın beni dertlerimle.
 

5 Şubat 2015 Perşembe

Hayat Hikayelerle Yaşanmıyor


05 Şubat 2015 Perşembe 21.21

Her zaman bir başkasının hikayesini anlatmaktı görevim. Nice acılar, sevdalar, kayıplar yaşadım onlarla birlikte. Onlarla güldüm, onlarla ağladım geceler boyunca içtenlikle. Ama asla, kendi hikayemi anlatabilecek kadar da yaşayamadım ya bu hayatı, acırsam da buna acırım... Tuz kokan sıcak havasından, doyasıya, dolu dolu koca bir nefes çekemediğimi, denizinin kenarında, soluksuz kalıncaya kadar var gücümle koşamadığımı bilirim bu memleketin. Oysa ki, sunacak başka neyi vardı bu lanet yerin? Hikayelerinden başka, neyin vardı sanki? Aldıklarından çok, sanki gerisin geriye verirmişsin gibi, bir de gülümsersin yüzümüze karşı tüm Güneş'inle... Aylardan ne zamandı bilmem. Hatırlamam zamanları öyle fazlasıyla. Baharın sonu, kışın başlangıcı diyelim. Öyle ya, hangi kış aslında? Mevsimleri dahi yalan ya bu memleketin. Kayaları üst üste dizmek, mükemmel bir dengede zirvesini görebilmek öylesine kolay gelir ki insana; hemencecik de oluverecekmiş gibi. Değil, bilesiniz ki o kadar da kolay değil. Yahut ben beceremedim, koyamadım bir taşı diğerinin üstüne düzgüncesine. Ya da kolay değildi işte. Yapamadım, beceremedim bir türlü. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı her seferinde. İnşa edemedim mükemmel hayatı kendi isteğimle. Heyhat, kader diyip geçelim... Hikayeler diyordum ya, bilir misiniz Güneş ile Ay'ın Hikayesini? Onlar bile seviyorlar birbirlerini. En azından, benim hikayelerimde. Yaşamak lazım şu hayatı; doya doya, tüm içtenliğinle, yaşamak lazım bir solukta. Öyle hikayelerle de yaşanmıyor bilesiniz. Onlar ait oldukları yere, geçmişin tozlu sayfaları arasındaki, tıpkı bu fotoğraf karesinde olduğu gibi, ölümsüzcesine, diri diri gömülmeliler aslında. Hayat, hikayelerle yaşanmıyor azizim. Öğrene öğrene, kos koca 23 yılda bunu öğrendim ya bilir misiniz, ne acı şeydir yaşamak ama tam anlamı ile soluk alamamak...

 

4 Şubat 2015 Çarşamba

Çocukluğumun Kayıp Şarkıları


04 Şubat 2015 Çarşamba 23.47

Çocukluğumuzun kayıp şarkıları gibidir hayat. Durmaksızın dilimize dolanan mutluluk hatırlarıdır ya; ama ne yaparsak yapalım, hangi yola baş vurursak vuralım, bir türlü hatırlayamayız tüm mısralarını. Bir daha asla bütün kılamayız hayatı. Geride kalan, hepi topu bir kaç buruk mutlu hatırayla süslü, koca bir karmaşadır çoğu zaman. Kolay değil işte, yaşamak... Soluk alabilmek, hiç de kolay değil. Bir kayıp mücadeleye devam edebilme gücünü bulabilmek; saflığını, temizliğini, el değmemiş güzel rüyalarını bu düzen içerisinde koruyabilme şansını yakalayabilmek... Bilemedim ki şimdi. Belki de benim şansım yaver gitmedi. Oysa ne de güzel gülümserler fotoğraf karelerine. Sanki sonsuz bir mutluluktur paylaştıkları bir birleriyle. Kendi ebediyetlerine taşımaktır bu mutluluğu anlık niyetleri; belki de o sebepledir bu kadar mutluluk. Ne dersiniz? Tıpkı bu ailenin ki gibi. Neden gülümsüyorsunuz hayata karşı bu denli içtenlikle, diye sormak istedim aslında. Kim bilir, uzun saçıyla garip bir adamdır gülümsedikleri o anda. Elinde koca bir fotoğraf makinesi, sırtında taşıdığı eviyle, dostlarına doğru koşuyor var gücünü vurarak yerlere. Rap rap rap... Öyle ya da böyle, mutlular ya, önemli olan da bu birazda. Mutlulukları hep daim olsun. Onlara da bu mutlu kareyi ulaştırmam mümkün olmadı ama, çocukluk hatıralarım arasına koyuverdim gitti bile. En azından böyle değerlensin; her ne kadar yitik bir şarkı misali, tamamını hatırlayamayacak olsamda bir iki güne, yine de... Mutluluk deyince, hele ki şu son günlerde, bu aile tablosu çağrışıyor zihnimde. Ben, başaramadım bu dileği tutmayı. Yerine getiremedim bir bütün olmayı ama, hayallerimde, el değmemiş cennetimde, inan bana güzellik; ben Adem isem bu karede motoru süren, sen de Havva'sın bana sıcak kalbini veren; bunu da bilesin istedim... 
 

3 Şubat 2015 Salı

Göç Mevsimi Yakın


03 Şubat 2015 Salı 22.56

Bir hayalim vardı eskilerde. Uçmayı, özgürce gökyüzünde süzülebilmeyi isterdim delicesine. Dertlerden, tasalardan, insanların iki yüzlülüklerinden uzakta, yapayalnız süzülmeyi isterdim sonsuz mavilikler içerisinde. Çokta değil, kısa bir süre öncesine kadar da taşıdırdım bu dileği zihnimin sıcacık köşelerinde. Geceler boyu sevecen bir ana misali, özenle büyütürdüm kalbimin en derinliklerinde. Ama heyhat; hayat bu! Gerçekleri zor yoldan öğretiyor bizlere. Kime sorsan yakınıyor tabii. Hayat zor, insanlara alışmaksa daha da bir zor geliyor işte. Hele ki şu zamanlarda, daha da bir zor... Öyle değil aslında, kaçmak değildi dileğim. Mücadeleden, sevgiden, mutluluktan ve huzurdan kaçmak değildi biricik emelim... Sadece, özgürlüğe, hayattan daha fazla tutkundum belki de... Kim bilir? Korkuyordum bir yerlerde. Zihnimin karanlık, kuytu köşelerinde, yırtıcı bir özlem yatıyordu dileklerle süslediğim. Biraz da bencildik tabii, öyle değil mi? Ne sen veriyorsun sevgini, bir diğerine. Ne de onlar verebiliyorlar karşığında dürüstlüklerini tam kifayesiyle... Ama yine de, biliyorum ki ben kendimi sevdiğim kadar bu hayatı da sevemedim işte. Asıl zor olan da bu ya, nefret ettiğin birisini nasıl sevebilirsin ki? Nefret ederken kendinden bu denli, sevgini nasıl da sunabilirsin bir diğerine? Şaşılası şey doğrusu şu özgürlük. Hele ki bir de göç mevsimiyse; sıcak esen rüzgarlara karşı durabilmek, çok daha zor geliyor şu kanatlarla birlikte. Daha ne söyleyeyim? Bilemedim, tutamadım dilimi işte...

    

2 Şubat 2015 Pazartesi

Yazuktur


03 Şubat 2015 Salı 00.15

Kendime bir sözüm vardı aslında. Yine bunun gibi, buruk bir yalnızlıkla süslü, hafif de soğuk bir gece yarısıydı zamanın birinde. Bir daha asla ama asla hak edilmekçe göz yaşlarımı dökmeyeceğim diye haykırmıştım evin içerisinde... İnanmıştım oysaki; o zamanlarda küçük bir çocuktum elbet. Kolay gelirdi sözler vermek. Sözlere inanabilmek... Kime gelmezdi ki? Ama büyüdük şimdilerde. Öyle değil mi? Bir de neden büyüdükse... Sanki bir halt varmış gibi gelirdi küçüklere. Bir an önce büyüyüp de hayata sıkı sıkıya sarılacaktık sanki... Kolaydı yaşamak elbet; kolaydı sevmek de, sevilmek de... Acılar da daha bir basitti sanki. Değil mi? Çok çok yaralanan bir diz, kesilen bir parmak, kabuğu kalkan eski bir yara meselesiydi o günlerde... Eskisi gibi şirin bir çocuk değilim şimdilerde. Göz pınarlarım da daha da zor yaşarıyorlar ya, kolaylık sağlıyorlar kendilerince. Onlar bile beni düşüyorlar; bak sen bir de şu işe. Kendimi tutamayacak gibiyim; mümkün olsa da, koyverip de kendimi bir güzel ağlayabilsem aslında... Ne iyi olurdu, rahatlardım belki? Düşünüyorum da, daha ne kadar devam edebilirler benim yerime? Sözlerimi daha ne kadar tutabilirler ki? Aslında, nasıl da bilebilirim böylesi bir şeyi? Hele bir de şu günlerde, bilmek de zor, bilememekte...
 

1 Şubat 2015 Pazar

Yeni Bir Bahar Gerek


1 Şubat 2015 Pazar 22.22

Bir gün başka bir şehirde uyanmak istiyorum aslında. Hiç tanımadığım insanlarla çevrili olmak, hayata bam başka bir kapıdan bakabilmek istiyorum ama... Mesela; bir gece gözlerini kapatacaksın sonsuz karanlığa. Uyandığındaysa, yep yeni insanlarla, umut dolu hayallerle çevrili olağanüstü hayatlarla ışıldayan koca bir aydınlığa ulaşacaksın o anda. Doğal elbet; onlarında acıları olacaktır. Arkalarında bıraktıkları sevdaları, yüreklerinde taşıdıkları kalp kırıklarıyla, onların da yaşadıkları basitçe bir hayat ama... Heyhat; yaşamak zorundayız ya. Mecburiyet işte... Şimdilerde siyah beyazını değil ama, rengarenk olduğu anlarını da görmek istiyorum, yeniden ve yeniden... Ne de güzel olurdu aslında. Sessiz sedasızca çekip gidebilmek. Ardında bıraktıklarının yükünü bir kenara atabilmek. Kolay değildir elbet. Bir başkasına kendi hayatını sunabilmek... Ben yaz çocuğuyum mesela. Kıştan; soğuktan, kardan, tipiden hoşlanmam öyle fazlasıyla. Hayatı da renkli severim doğrusu. Ne kadar da siyah beyaz olsam da şu hayatta, yaprak dökümlerinden de hoşlanamadım bir türlü. Yapamadım; sevemedim bir türlü bu hayatı. Kabul edemedim sanırım. Hayatı dolu dolu yaşayabilmenin anlamını bir türlü öğrenemedim ama... Geç mi kaldık dersin? Yeniden başlamak için? Hayatı dolu dolu, rengarenk yaşayabilmak için? Mevsimler gibi, nazlı bir çiçek gibi, biz de kıştan uyanamaz mıyız bahara?  


Mesaj Bırakın

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *