30 Ocak 2015 Cuma

Helvegen


31 Ocak 2015 Cumartesi 00.33

Yeni Tanrıların büyük bir destekçisi olmadım asla. Her zaman büyük bir boşluk bıraktılar ardlarında. O kadar fazla soruyla birlikte gelip girdilerki hayatlarımıza, eski Tanrıların soyundan gelenlere tapıyor olduğumuzu dahi unuttuk bir anda. Yaşamın ve ölümün anlamında dahi, her zaman bir noksanlık vardır onların yarattıklarında. İnsanların, insan yaşamına son vermekten öteye her hangi bir görevi olmamalıydı onların kitaplarına göre, anlattıkları, vaaz ettiklerine göre. Tanrılara yaraşır bir vaziyette, ihtişamla, gururla ve büyük bir vakarla yürüyemezdik sonsuz ziyafet salonlarında. Hali hazırda yaşamaya mahkum edildiysek bu kül karası topraklarda, neden öteki dünyanın korkusu ile can almaya bu kadar fazla istekli olmalıydık ki bir kitap uğruna? Doğanın sesine kulak vermenin belki de tam zamanıdır şu anda. Antik Tanrıların yer altında uyuyan sessizliklerine kulak vermenin tam da zamanıdır şu sonsuz dakikada! Kültürün, sahip olabileceklerimiz uğruna çürütülmemesi adına, toprağın kokusunu, yem yeşil ormanların hayat verdiği vahşi yaşama, Güneş'in ışınlarıyla yıkanan ter temiz pınlarla dolu yarınlara... Uyanmanın tam da sırası aslında; ne dersiniz? Eskilere duyduğumuz özlem, yetmedi mi?   


29 Ocak 2015 Perşembe

Düşüş


30 Ocak 2015 Cuma 00.52 

Acıya yabancı değiliz evvela. Ama yine de, hoş da bir durum da değil hani. Bu kadarını da beklemiyordum derdim, derdim demesine de... Ama yalan söylemiş olurum şimdi. Bunu da bilirsin, istesem dahi yapamam ki! Nasıl bir cezaysa benimkisi, öteki tarafa dahi gitmeden kesmişler bizimkisini. Hayat diyorum azizim, cezayı da mükafatını da bu dünyada yaşıyoruz biz; ne gerek var bir de öteki tarafla uğraşmaya? Yaşama notu desen sıfır, huzuru desen o da sıfır iyi mi! Sevgi, övgü, hissiyat desen o kadar da kötü ki, onları da es geçmişler. Not dahi kesmemişler zavallıma. Yazık, derdim bir de. Yazık ki bu sabiye; günah değil mi? Neden o da olamasın ki bir diğeri gibi? Neden sevemesin mesela? Elini uzatamasın bir güzelin tenine. Dokunamasın sevdiceğinin yüreğine. Akşamları huzurla koysun başını şu pofuduk yastığa. Kabuslarla mücadele edeceğine, huzuru arasın dursun o pamuksu hayaller içerisinde. Ama yok; kısmet değilmiş... Bir de kavga edesim var şimdilerde. Hani şöyle sağlam bir yumruk da yiyesim var. Beni kendime getirecek kadar sert bir tekme alasım var kasıklarıma doğru. Bakarsın, çektiğimiz acıyı bastırırda, ne dersin? Hani bilirsin; erkek adamın acısı ayrıdır. Erkekliğine laf ettirmez, ettirmemesine de, o tekme yok mu o tekme. Küçücük bir teması dahi iki büklüm yapar zavallımı. Çöktüğü yerden, düştüğü kaderden kurtulmak için tutunmayacağı dal yoktur o vakit. Bilenler bilir... Bilmeyenlerse, aman bilmesin! Daha iyi... Ne diyordum sahi? Hah işte o acı yok mu o acı; bakarsın bastırır bu sancıyı. Kavga edesim de var birileriyle. Şöyle sağlam bir tokatta ne güzel olurdu şimdi...

11 Ocak 2015 Pazar

Kabuslar


12 Ocak 2015 Pazartesi 00.36

Kahreden bir acı üzerime çullanıyor yeniden. Sanki bedenimdeki her bir kas demeti itiraz çığlıkları ile bana, kendi sahiplerine öfkelerini kusuyorlar geceleri. Geçmişim tarafından lanetli kabuslarla uyanıyorum soluk soluğa. Hayalin gerçekten ayrıldığı o dar patikayı yeniden bulabilmek için, dakikalarca sayıklıyorum karanlık koridorlara. Ben, yapmadım bunu sana! Ben, değildim ki seni inciten; diye haykırmak istiyorum ama, karanlık içerisinde gülümseyen yüzlerin hiç de birisi tanıdık değil ki... Anlayan çıkar mutlaka? Öyle değil mi? Sesime kulak verip de kimi çağırdığımı duyacaklardır elbet. O kadar da kötü olamazlar. Yoksa neden gecelerimde bana eşlik etsinler ki böylesine soğuk ve ıssız koridorlarda. Benim lanetli gece bekçilerim... Biraz da olsa izin veremez misiniz? Uykunun verdiği sıcak güven ile sahte güzelliklere kaçabilsem bir ara; sizler de iyisiniz, hoşsunuz ama, prangalarınız da canımı yakıyor, bunu da bilesiniz! Ey kudretli ufkun Güneş'i; kızıl bir sabaha uyandığımdan mıdır ağzımda ki kan tadı? Oysa ki kanımın aktığını görmeyeli o kadar da uzun bir zaman olmuştu ki! Şimdilerde daha iyi anlıyorum neden gülümsediklerini. Neden bana bakarak alay edercesine kendilerini gösterdiklerini: Ama ben, ben değildim ki sana bu kutsal günahı bahşeden! Ben değildim seni karanlık bir kuşakta sonsuzlukla çaresiz bir başına terk eden. Uzak durun ey gece bekçileri! Bir gece dahi olsa, geçmişimden, karanlık yarınlarımdan uzak durun... 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Kuzey Rüzgarları


 06 Ocak 2015 Salı 00.15 

Keskin bir soğuk var dışarıda. Mersin'de dahi, havanın bu denli soğuk esebileceğini düşünemezdim. İnanmak zor, ama elbet eller soğuktan mor kesince, yüzde atkısız beresiz kalan uzuvlar pütür pütür dökülünce, işte o an da anlıyor insan; kış sonunda gelmiş... Yazık, eskilerde kar sevdası sarardı kış aylarında. Ocak, Şubat, Mart dedin mi, kar duasına çıkardı Uşaklılar. Hele ki okul veletleri olan bizler, ne de özlemle çağırırdık beyaz örtüyü. Gelsin ki, santimlerce tutsun ki biz de kurtulalım şu okul denen beladan. Özlerim, o güzel günleri, derdin tasanın, anlamsız kavgaların olmadığı o güzel günleri gerçekten de özlerim. Hele ki şu anlarımda, her şeyden daha fazla burnumda tüter o saf çocukluğum. Temiz değildim, hani paspal da değildim ama öyle ak pak da değildim. Anlayın işte... O zamanlar da garip bir çocuktum ben! Şimdilerde ise yalnızlıkla dert yanıyorum dört duvara. Söylemlerimle tartışıyor, duvarlarımdan yankılanan iç sesimle uzlaşıyorum acımasız gecelerde. Hele ki havanın soğuk esen rüzgarları, yıldızlarımdan beni alı koyan acımasız sağanaklarıyla da, bu hayatı daha da bir zorlaştırıyor şu şehir; amma, elden gelen nedir? Hayata tutunmak zorundayız, öyle, ya da böyle... Düşen dostlarımı görüyorum yollarda. Ellerinde bir avuç bohça, kendilerine kalan yalnızca bu! Hepi topu iki uç kuruşluk bir yonga, can yongası demeye dahi dili varmıyor insanın. Biz ne yaptık onlara? Hadi ben yine iyiyim; peki ama onlar? Halleri ne olacak o gençlerin? Hani Remarque yazıyor ya kitabında, koca bir genç nesildi orada yok olan... İşte şimdilerde, bizler de modern zamanların köleleriyiz. Yok oluyoruz! Aslında ben, henüz olmadım olmasına da, onlar çoktan kaptırmışlar kollarını prangalara... Üzerlerindeki çamuru silkmeye dahi üşeniyorum ya, en acısı da bu. Kirin, çamurlu balçığın üzerime sürülmesinden öylesine tiksiniyorum ki, iki büklüm oluyor, çöküveriyorum ellerim üzerine. Karları yerden avuç avuç kaldırıp da oyun arkadaşlarıma attığım o anlar geliyor gözlerimin önüne. Bakışlarımdaki o derin pus yitiyor bir anda. Göz yaşlarıma karışan havanın tozu, avuçlarıma sürülen çamura harç katıyor az biraz daha. Üstüm başım ıslanmış, yine o kirli pasaklı küçük çocuğum. Nerede benim temiz çocukluğum? Diye haykırasım geçiyor içimden! Kurtulmam lazım şu ıslak şehirden. Rutubet kokan bu paslı memleketten, kurtulmam lazım; hem de bir an önce... 

3 Ocak 2015 Cumartesi

Hayat Oyunu


03 Ocak 2015 22.25

Aşk demeyeceksin bir kere! Almayacaksın o sözü, ne ağzına ne de kalbine... Girmeyecek senin de yüreğine, yer edemeyecek zihninde! Ancak o zaman özgür bırakırsın ruhunu. Yaşarsın şu hayat denen acımasız oyunu. Sana değer verene hediye etmek niyetinde misin o aciz hayatı? O zaman kaçacaksın arkadaş! Koşturacaksın peşinden; hediyeler aldırtacak, yakartacak, kanatacaksın yüreğini. Yok öyle yağma! İçi boşalmış bir yüreğin, anlamı daraltılmış bir sözcüğe biat etmesinden ötesi değildir "aşk". Almayacaksın ağzına, yüreğinde oda vermeyeceksin bir kere, buyur etmeyeceksin benliğine. Hah işte, geldin işte kıvama! Öncelikle yüreğine bakmak gerekir ki ruh eşinin, tanımalı, bilmeli kendisini. Zihnini okumak, utançtan yüzünü kızartmak gerekir ki anlayasın, gerçektir bu sevda diye. İyi hoş da, o nasıl olacak ki öyle beyim? Dersen de eğer, gözler söyler söyleyeceğini. Bak o kahve dibi gözlerin içine. Bak ki yüreğini ısıtıyor mu soğuk kış gecelerinde? Bak ki yakarıyor mu sana uzat elini diye. Dokun tenime, çek kokumu içine içine... Emin misin? Kararını verdin mi bir kere, geri dönüşü de olmaz, bilesin. Yürek bu! Ne oyuna gelir, ne de kandırmaya. Sen söyle söyleyebildiğin kadar yalanı, amma velakin, âma göz nasıl görmezse güzelin tenini, sağır yürek de işitmez yalan sözün o hoş sesini. Aşk demeyeceksin o vakit! Hediye mi bu? Hayat tarafından süslü zarf içerisinde sana postalanan bir oyuncak mı ki aradığın? Yok yok... Acı çekeceksin sonra; kanatacaksın yüreğini bir kelamını işiteyim diye. Uykusuz geceler geçireceksin, dört döneceksin o korkunç boşluk içerisinde. Sonra sevdam diyeceksin, hayatım, güneşim, kızıl güneşim diyebileceksin işte! Anladın mı şimdi? Çözebildin mi bu işin bedeli ne kadar da ağır diye? Güçlü olacaksın güçlü! Basit yaşamayacaksın bir kere, hafife almayacaksın bu acımasız oyunu. Sevda sözcüğü ile buluşturdun mu şu aciz hayatını, nasıl olsa o gelecektir sana hafiften hafife...


Mesaj Bırakın

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *