20 Aralık 2015 Pazar

Sağlık olsun


20 Aralık 2015 Pazar 23.32 

Gerçekleri ifade etmek neden bu kadar zor? Doğruları söylemek, yanlış olmaktan kaçmak neden bu denli ağır geliyor? Anlayamıyorum... Bana anlatabilir misin? Öğrenmemi sağlayabilir misin? Yalan söylemenin daha kolay olduğunu düşünüyorsun ama, merak ediyorum; sürekli ardını kollayarak bu uğurda yol almak, her adımını, bir diğerine uydurmak zorunda kalacağını bile bile ecel terleri dökmek mi kolay geliyor yani? Hadi ama! Buna inanmamı beklemiyorsun her halde... Velev ki sakladığın, saklamak zorunda kaldığın daha berbat bir gerçeğin üzerine örtmeye mecbursun; işte o vakit, yalan söylemenin cazibesini ben de kabul edebilir, belki de anlayabilirdim. Lakin, bunca değersiz lakırdı, boş laf arasında; dürüstlük, saflık, el değmemiş yabani bir güzelliğin anısını aramak durmaksızın, pek de hoş gelmiyor doğrusu. En azından sana, ne de bana yakışmıyor prenses... Günahlarımızın bedelini ödemek zorundayız, unutma sakın. Bunu sen de, ben de çok iyi biliyoruz. Ama bakıyorum da, utanmak yok, geri adım atmak yok; tutulmayan sözler, havada kalan içi boş iyi niyet dilekleri ve en kötüsü de yalandan, küçücük bir kıvılcımda tutuşuveren, küllenen sevgi sözleriyse... İşte bunlar, en kötüsü de, işte bunun gibi yalanlar, oldukça fazlalar. Öyle mi dersin? Bana katılıyor musun? Yoksa yeniden abartıyor muyum bütün bu olanları? Sana, senin olduğundan, olabileceğinden daha fazla değer biçerek, yoksa seni yoruyor muyum? Kim bilir; belki de öyledir... Fakat anlaşılan o ki bunu asla öğrenemeyeceğiz. Ne diyebilirim ki; sağlık olsun...

13 Aralık 2015 Pazar

İyi olacak mısın?


13 Aralık 2015 Pazar 20.20

Sana yalan söyleyecek değilim. Gerçekleri, olduğundan daha güzel gösterecek de değilim. Duymak istiyor musun? Gerçeklere katlanabileceğine inanıyor musun? Öyleyse dinle; sus, sesini sakın çıkarma. İtirazlarını, bahanelerini dinlemek istemiyorum. Sana ne söylemiştim; hayatı bu kadar hafife alma sakın! Sana sunulan bir lütuf, sana sunulan güzel bir hediye değil bu asla! Acı çekmeli, kahretmeli, karşılığında amansız geçen gecelerde kabuslarla uyanmalısın karanlık yarınlara. Bu senin günahın; bu yalnızca şeytanlarınla, geçmişinden kopup gelen iblislerinle girdiğin acımasız bir mücadele daha... Unutma bunu... Sana elimi uzatmadım mı? Yanında yer alacağıma dair ant içmedim mi? Öyleyse beni sakın suçlama; ben, ben sözümü tuttum... Ama sen, sen yalnızca beni kendinden uzak tutmak istedin ve bunu da başardın; tebrikler prenses! Hayır, hayır dinlemek istemiyorum.Senin sızlanmalarını, senin yalanlarını, senin kahreden acı dolu hikayelerini yeniden ve yeniden duymak istemiyorum artık. Sus haydi ve cevap ver bana. Tek bir şeyi merak ediyorum ama, söyler misin? İyi olduğunu, mutlu olacağını bana söyleyebilir misin? Ben, bunu yapamam biliyorsun. Sana yalan söyleyemem; hayır, mutlu olmayacağım. Asla iyi olamayacağım, bunu da biliyorum. Ama sen, sen bunu yapabilirsin. Duymaya ihtiyacım var, ne olur; haydi yalan söyle bana, iyi olacağını fısılda... Ne dersin, son bir kez daha benim için yapabilir misin? Son bir defa daha, benim için yalan söyleyebilir misin?

3 Aralık 2015 Perşembe

Kaplumbağalar da Uçar



03 Aralık 2015 Perşembe 21.39     

Belki de bir gün, kaplumbağalar da uçar; ne dersin?     

Hatalıydım... Bunu kabul ettiğimi görmek mi istiyorsun? En kötüsü de duymak; yalvardığımı işitmek. Ayaklarına kapanmak, ağlamak... Bunu mu bekliyorsun? Hatalıydım, seni asla rahatsız etmemeliydim; dememi mi bekliyorsun? Hayır; sen dahi bu kadar düzenbaz olamazsın... Sen dahi, benden bu kadar alçalmamı bekleyemezsin... Bunu benden isteme; bunu benden asla isteme! İsteme ne olur!     

Anlatılanlara göre zamanın birinde, büyük bir göl kenarında yaşayan küçükçe bir yavru kaplumbağa, gölden su içmeye gelen kuşlara bakarmış. Onların kanatlarıyla özgürlüğe doğru uçmalarını uzaktan uzağa seyrederek imrenirmiş. Böyle geçen uzun bir sürenin ardından, yavru kaplumbağa cesaretini toplamış ve kuşlarla arkadaş olmanın yollarını aramaya başlamış. En sonunda amacına ulaşan kaplumbağa, arkadaşım diye seslendiği kuşlara, gizli kalan hislerini açmaya karar vermiş: Amacı gölün karşı tarafına geçmekmiş fakat bunu kendi ayakları ile yapmaya kalksa, nereden baksanız koca bir ömür boyu sürüp gidermiş. "Keşke sizin gibi uçabilseydim..." demiş kaplumbağa. Kuşlarsa kaplumbağanın bu dileğini yerine getirmek istemişler: "Uçabilirsin" demişler kaplumbağaya; "Kaplumbağalar da uçar..." Bir dal almış iki kuş, iki yanından tutacaklar ve kaplumbağayı karşıya geçireceklermiş. "Tek yapman gereken, sıkıca bu dalı ısırmak" demişler. Isırmış kaplumbağa; yükselmiş yükselmiş yükselmişler... Uçmuş uçmuşlar... Yükseklerden korkan kaplumbağa, heyecanla bağıracağı sırada ağzını açmış ve göle düşüvermiş. Tekrar ait olduğu yere, yavaş hayatının kollarının arasına, imkansız hayallerinin soğukluğuna gerisin geriye dönmüş böylece... "  O bunun için yaratılmamış, derdi anlatan arkadaşım. Kaplumbağalar kuş olamaz...

Eski bir Kürt öyküsü böyle buyurur...  

Bu öykünün güzel kanatlarıyla özgürlüğe uçan kuşu da belli, acımasız hayallerinin kollarında, yalnız hayatına, yani gölüne gerisin geriye düşen kaplumbağası da...

20 Kasım 2015 Cuma

Her zaman ve daima...



20 Kasım 2015 Cuma 23.23 

Hatırlar mısın? Hani bir söz vermiştik birbirimize. Her zaman ve daima...  Neden kaybettik bu mücadeleyi? Neden sözlerimizi tutamaz olduk dersin? Sorun neydi? Hayat mı külfetli geliyordu artık; yoksa sen miydin beni yoran? Ne fark eder ki! Hayatım dediğimden dahi vaz geçebilmiş iken... Kimi kandırıyorum ben... Asla seni sevmedim ki! Ben, asla seni sevemezdim ki; bunu itiraf etmek neden bu denli zor geliyor? Neden peki? Aldığım darbelerden mi? Yoksa gerçekleri her şeyden üstün gören benliğimden mi geliyor bu derin nefret? Dinle hadi, son bir kez daha dinle... Ne anlatıyor sana? Söylesene bana; neler hissettiriyor dersin? Bana mı? Bana neler hissettirdiğini anlatmam mümkün değil. Kelimelerin, kendi sözlerimin dahi, henüz bu yetkiliğe ulaşabildiğini sanmıyorum. Hayır, hayır kaçmıyorum; seni temin ederim, korkmuyorum da bundan! Sadece, inanıyor ve en kötüsü de biliyorum ki, her zaman ve daima... Olmayacak, tutulamayacak kadar külfetli bir söz daha. Unutalım hadi, dürüst olalım birbirimize... Saf ve temiz, kimi kandırıyoruz öyle değil mi...


19 Kasım 2015 Perşembe

Başbakan'a Üçüncü Kez YÖK'ün Yarattığı ÖYP Mağduriyeti Soruldu


Yüksek Öğretim Kurulu'nun Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı'nda Temmuz ayından bu yana yaşanan mağduriyet, son 3 ayda 3'üncü kez Meclis gündemine taşındı. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Yüksek Öğretim Kurulu'nun yarattığı ÖYP alan sınavı mağduriyetini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunduğu önerge ile Başbakan Ahmet Davutoğlu'na sordu. Tanrıkulu, adaylara dayatılan bu haksızlığın bir an önce sona ermesi gerektiğini belirtti.  


Başbakan Ahmet Davutoğlu'na cevaplaması için TBMM'de yazılı soru önergesi sunan CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, YÖK'ün ÖYP adaylarına Temmuz ayından bu yana yaşattığı zulmün nedenlerini sordu.  Bu yıl konu üzerine TBMM'ye sunulan üçüncü yazılı soru önergesi olma özelliğini de taşıyan önergede YÖK'ün Temmuz ayından bu yana imza attığı hak ihlallerinin soruşturulması gerektiği ifadelerine yer verildi.

 İşte Meclis'e sunulan soru önergesi:


TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA


Aşağıdaki sorularımın Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU  tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını arz ederim.  


Dr. M. Sezgin TANRIKULU

İstanbul Milletvekili  


Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) 20/03/2010 tarihinden itibaren, yeni kurulan üniversitelerimizin öğretim üyesi ihtiyacını karşılamak üzere başlatılan nitelikli bir akademisyen yetiştirme programıdır. 2010 yılından itibaren ÖYP araştırma görevlilerinin kadro ilanları Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından yürütülmektedir. 5 yıldır Temmuz ve Aralık aylarında ÖYP araştırma görevlisi ilanına çıkan YÖK, atamaları merkezi olarak yürütmektedir. Adayların her yıl ALES ve Lisans Not Ortalamalarının yanı sıra varsa Yabancı Dil puanları ile objektif olarak hesaplanan ÖYP notları aracılığıyla yerleştikleri kadrolar, üniversitelerden gelen talepler doğrultusunda ilan edilmektedir. YÖK'ün 14/05/2015 Genel Kurul Kararı ile sürece dahil ettiği alan sınavı adı altında sözlü mülakatlar kamuoyuna yansıyan geniş tartışmalara sebep olmuştur. Bir kadrolaşma ve torpil girişimi şüphesiyle yaklaşılan alan sınavı kararı, Haziran ayında Eğitim İş ve Eğitim Sen Sendikaları tarafından Danıştay 8. Daire'de yürütmenin durdurulması ve kararın iptali istemi ile açılan davalar neticesinde yargıya taşınmıştır. Nitekim bu yıl gerçekleştirilmesi planlanan Temmuz ataması da alan sınavı kararı ve Kurul'un hataları sebebiyle yapılamamıştır.


Yargıya intikal eden alan sınavlarına devam etmekte ısrarcı olan YÖK, Kurul'a olan güvenin zedelenmesine neden olmuştur. Yaşanan tüm aksaklıklar, hak ihlalleri ve planlanan atamaların yapılamaması sebebiyle oluşan mağduriyetin oluşturduğu zarar üzerine adaylar, sosyal medyadan tepkilerini dile getirmek ve BİMER üzerinden dilekçeler aracılığı ile demokratik taleplerini ifade etmek yolunu seçmişlerdir. Adaylar geniş kapsamlı bir açıklama elde edemedikleri gibi, 2 yıl geçerli olacağı iddiası ile zorlandıkları alan sınavlarının artık geçerli olmadığını ancak aylar sonra öğrenebilmişlerdir. YÖK'nun Maliye Bakanlığı'na 1 Eylül tarihinde gizli olarak gönderdiği bir yazıda, kadro talep yetersizliği gerekçe gösterilerek ÖYP'nin kaldırılması istemi bildirilmiştir. TBMM'ne danışmadan kaldırma kararını alan YÖK, söz konusu yazının bir gazetede haber olarak yayınlanması neticesinde, kararın üzerinden 21 geçtikten sonra açıklama yapmak mecburiyetinde kalmıştır. Adayların, YÖK'un kaldırılan bir programda 2 yıl geçerli olacağı iddiası ile alan sınavlarına devam etmesine yönelik itirazlarına BİMER üzerinden şu cevap verilmiştir: "2016 yılı bütçe görüşülmediğinden ÖYP'nin kaldırılması kesinleşmemiş sadece Maliye Bakanlığına teklif edilmiştir." denilmektedir. Fakat 23/10/2015 tarihinde 2016 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı TBMM’ne sevk edilmiştir. Kanun Tasarısı'nın ilgili hükümleri incelendiğinde anlaşıldığı üzere Maliye Bakanlığı YÖK'ün ilgili kaldırma talebine onay vererek, ÖYP atamalarına 2016 yılı içerisinde kadro ayırmamıştır. 

Bu bağlamda


1- 2016 Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı'nda ÖYP atamalarına kadro ayrılmadığı ve kaldırma kararının resmiyet kazandığı gözlenmektedir. Bu doğrultuda, 25, 26, 27 ve 28 Ekim tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilen ÖYP Hukuk alan sınavlarının 2 yıl geçerli olacağı iddiası ile yapılmasının hukuki dayanakları nelerdir?       
   

2- YÖK'un 14/05/2015 Genel Kurul kararında 2 yıl geçerli olacağı iddiası ile duyurduğu ÖYP alan sınavlarına binlerce aday girmiş bulunmaktadır. Maliye Bakanlığı'nın ÖYP'nin kaldırılması istemini onaylayarak 2016 yılında programa kadro tahsis etmemiştir. Bu karar 2 yıl geçerli olacağı düşünülen alan sınavlarının hükmünü de geçersiz kılmaktadır. Bu konuda yaşanan hak gaspının giderilmesi için Hükümet tarafından herhangi çalışma yürütülmekte midir? Yürütülmüyor ise, sebepleri nelerdir? 
         

3- Kurula gönderilen dilekçeler ya cevapsız bırakılmakta ya da dilekçe içeriğine uygun cevaplar alınamamaktadır. Adayların Anayasa tarafından güvence altına alınan bilgi edinme hakları ihlal edilmektedir. Bütün bu yaşanan ihlaller ve aksaklıklar göz önünde bulundurulduğunda ortaya ciddi bir yönetim zafiyeti olduğu gerçeği çıkmaktadır. Konu ile ilgili geniş kapsamlı bir soruşturma açılacak mıdır?          


4- Her yıl Temmuz ve Aralık aylarında yapılan ÖYP araştırma görevlisi atamaları bu yıl yaşanan alan sınavı karmaşası neticesinde ve Kurul'un hataları sebebiyle gerçekleştirilememiştir. Aylardır oyalanarak her hangi bir açıklamaya ulaşamayan adaylar süreç içerisinde maddi ve manevi zarara uğratılmışlardır. Aynı zamanda araştırma görevlisi talebinde bulunan üniversitelerin ihtiyaçları da karşılanamamıştır. Adayların BİMER ve sosyal medya üzerinden ilettikleri binlerce şikayet mesajları ve dilekçeleri Kurul tarafından değerlendirmeye alınmamıştır. Sürecin yargıya taşınması ve ÖYP'nin kaldırılmasına rağmen alan sınavlarına 2 yıl geçerli olacağı iddiasıyla devam edilmekte ısrarcı olunmakta, bu doğrultuda yaşanan hak gaspı, ihlaller ve mağduriyetlerin giderilmesi için herhangi bir açıklama yapılmaktan da kaçınılmaktadır. Bu doğrultuda Aralık ayında yapılması planlanan ÖYP merkezi atamasının yaşanan mağduriyetleri gidermek için daha önce yapılması düşünülmekte midir?

11 Kasım 2015 Çarşamba

Bırak Uçsunlar



11 Kasım 2015 Çarşamba 23.20  

Bu tarz bir yazıyı kaleme alacağımı aklımın ucundan dahi geçirmezdim. Bir kez daha mı? Asla! Derdim demesine de... Bak şimdi neredeyiz yine? Ant içmiştim; bulaşmayacaktım böyle işlere. Yalanlara, dolanlara, karın ağrıtan kokmuş söylemlere yer vermeyecektim hayatımda bir kez daha! Lakin uslanmaz bir iyi niyet timsarı gibi ortada kasım kasım dolaşmaya o denli alışmışım ki sorma! Sorma birader, sorma diyorum sana; dokunma yarama. Aradan aylar geçmiş, günler boyu sürmüş bu karın ağrısı ki felakat! Fakat öğrenememiş, benimseyememişim belli! Dokunma bir daha o bulanık suyun tenine, yaklaşma on adım da olsa yanına, yamacına. Bırak ne hali varsa görsün; kendisini, kendi ayıplarıyla, safsatalarıyla, adam akıllı çalışmayan acizane zihniyle zehirlesin dursun. Sana mı kaldı her düşküne el uzatmak? Sana mı kaldı yalanlarını suratına çarparak şok tedavisi uygulamak? Madem öyle, madem kaldıramıyor benliğin bir başka yalan topunu daha, fırlat, aldın eline madem, fırlat uzağa doğru olağanca gücünle. Geç oldu, güç olmadı. Buna da şükür... Yeter artık. Uzakta oyna oyunlarını. Senin gibi değilim lakin, senin gibi aciz günahkârları da çok iyi bilirim. Unutma bunu...

- Göç ediyorlar beyim, uzaklara, sıcak yarınlara doğru kanat çırrpıyorlar olağanca güçleriyle...
+ Uçsunlar, cehennemin dibinde sıcak bir oda bulana kadar onlar da kaçsınlar; kime ne? Bana ne, sana ne?

...

9 Kasım 2015 Pazartesi

Yolcu


09 Kasım 2015 Pazartesi 20.43 

Hadi inandın diyelim. Gökyüzüne dokunduğuna, yıldızlarla dans ederek, pamuksu bulutlar üzerinde gözlerini sonsuzluğa açtığına... İyi hadi, bir vakit, gerçeklere duyarsız kaldın da inandın diyelim. Ya gözlerini açtığın vakit, ne gördün sen? Evrenin engin sokaklarında dolaşan o parlak yıldızların büyüsüne mi kapıldın? Yoksa bakışlarınla altında yatan bu kir ve bu şiddet ve bu ölüm kokusunu içini işletmişçesine duyarsızca salınan, dünyaya mı odaklandın? Sorma... Güzel günler bizleri bekler, demek isterdim elbet. Ama kime güveneceğini dahi bilemez iken, dost dediğin, arkadaş gördüğün, sevdiğin, değer verdiğinden dahi darbe yemiş iken bir de yabancıların, o korkunç çehreleri ile habersizce hayatına konuk olanların yorumuna kaldıysan, eh vay ki haline. Malum hal, vaziyet, gidişat kötü. Bir de kaçmak için bağırıyor yüreğim. Uzaklaş, diyor. Kalk hadi, iki adım öne bir adım da sola, yalpalaya yalpalaya da olsa, kalk yerinden uzaklaş. Dağlara, bulutlara, engin sonsuzlukları ile o parlak yıldızlara doğru, koş hadi. Diyesim geliyor. Ama vaz geçiyorum. Korkuyorum, biliyorum... Ne yaparsın; o yabancılar, o karanlık suretler, hayatımıza çok vahim bir zamanda gelip girdiler. Dostlarsa, sevdiğimiz, saydığımız ve nice gecelerce değer verdiğimiz o hanım hanımcık kızlarsa, çok daha vahim bir anda çekip gittiler. Eh işte her birimiz yolcuyuz; hepimiz, hangi yöne, kimin kalbine, kiminse diline, orası da meçhul! Meçhule giden bir yol; hayat dediğin bu kadar basit. Garip, çarpık, zoraki bir gülümseme misali, meçhul bir yol. İyi, de olabilir elbet, ama, yoğunla kötüdür kötü. Sen kendini buna hazırla en iyisi...


2 Kasım 2015 Pazartesi

Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil!


02 Kasım 2015 Pazartesi 23.53 

Ne kadar oldu? Ne kadardır düşüncelerimi paylaşmaktan kaçar oldum? Emin değilim... 2 ay? Yoksa 3 müydü? Ne fark eder ki? Önemli olan gerçekten de korkuyor olmam. Düşüncelerimden, düşüncelerim içerisinde yarattığım kendi cehennemimden sıyrılamayacak kadar korkak olmamdı bütün mesele... Hayata karşı, çevreme, kendime kelimenin tam anlamı ile kontrol edilemez bir öfke duyuyorum ya, bak işte bu doğru. Fakat sormadan da edemiyor insan, öyle değil mi? Peki ama bu noktada olmana sebep olan seçimler kimin eseriydi dersin? Yoksa bedenini, ruhunla kendi benliğini, bir yabancı ile mi paylaşır oldun? Aslında pek de sanmıyorum... Henüz değil... O halde mızmızlanmanın, hayata küs bakışlarla bakmanın alemi de yok. Burada olmayı, bu derin batağa saplanıp da kalmayı sen seçtin; bir başkası değil ya, senden gayrı kim olabilir ki... Mağlup olmak için doğmuşsak ne var bunda? Kazanmak, galip olmak bizlerin harcı değilse ne var? Hayata küsmeli, her mağlubiyet sonrası kapılarımızı kapatmalı ve kendimizi kendi yalnızlığımız içerisinde hapsetmeliyiz öyle mi; ifade ettiği kadar, temsil ettiği düşünce kadar ürkütücü... Bu kadar kolay olmamalı... Hayata bu denli erken küsmek, bizim gibi adamlara yakışmamalı... Ayağa kalkmanın, kırılan kalpleri onarmanın, kaybedilen mücadelelerde yeniden daha büyük mağlubiyetler yaşamak için savaşmanın tam zamanı. Ne de güzel söylemişler ey oğul, dur da bir dinle: "Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil!" 

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Mümkünse Mezun Olmayın


Yer Mersin Üniversitesi Stadyumu. Tarihler 24 Haziran 2014'ü gösteriyor. Hava felaket; Mersin'i bilenler bilir. Sabit kaldığın yerde dahi terliyorsun, engelleyebilene de aşk olsun. Ama malum, 4 yıllık emeğinin karşılığını almak için orada bulunuyorsun. O yüzden çeneni kapatıp, ödülüne uzanan eller arasından sıyrılıyor ve işte başarıyorsun. Mezunsun! Tam da o saniyede acı gerçeğin farkına varıyorsun ama önemsemiyorsun. Yüzlerce, belki de binlerce kep havada uçuşuyor. Onlardan biri, sanırım şu arka taraflarda uçuşan, kaybettikten sonra bir daha asla bulabilme umudunu dahi taşımadığım zavallım, bir çokları arasında yitip gidiyor. Eller havayı dövüyor ve müthiş bir gürültü kopuyor. Acı gerçek desen aklına dahi gelmiyor artık. Kendini olayların akışına bırakıyorsun, çünkü umutlusun. Gelecekten, geleceğin getireceği başarılardan eminsin. Tarih yaprakları 03 Ağustos 2015'i gösteriyor. Aradan 1 yıl geçti, dile kolay. Yaşananlarsa, eh hep birlikte bakalım...

2002 yılında Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) bünyesinde yürütülen ve 2009 yılına kadar aynı kurum adı altında devam ettirilen bir akademik personel yetiştirme programı vardır, bilmem haberdar mısınız? Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı, yani ÖYP. Biz, nice genç akademisyen adayının hayalini kurduğu, en kapsamlı kadro şartlarını içerisinde taşıyan, akademi için geleceği oldukça parlak bir giriş yolu olan; ÖYP. Tabir doğru ise akademiye girişin altın yolu... Bu program, 2010 yılı itibari ile DPT yönetiminden alınarak, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)'nun aldığı 2010.9 sayılı kararı ile YÖK bünyesine taşınmıştır. Atamalar YÖK bünyesinde, 5 yıl boyunca bahar ve güz dönemleri olmak üzere, istisnalar barındırmakla birlikte, Temmuz ve Aralık aylarında gerçekleştirilmiştir. 

Öncelikle şuraya dikkat çekmek gerekiyor. Bu sistemde akademik personel olmak isteyen lisans mezunu öğrencinin Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı (ALES)'ndan elde edeceği puanın, son yapılan 2014 Aralık ayı değişimi ile %50'si ve Lisans Mezuniyet Ortalaması'nın %35'i dikkate alınır. Ayrıca, eğer varsa Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavı (YDS) Puanı'nın %15'i bu sisteme dahil edilir ve gereken ortalama hesaplanır. Daha sonra YÖK'ün üniversitelerden, Aralık ve Temmuz alımları öncesi istediği araştırma görevlisi kadro taleplerine göre oluşturduğu ilanlar, YÖK'ün kendi sitesinde, uygun gördüğü bir zamanda yayınlanır. Akademisyen adayları ise bu oranlara göre elde ettikleri objektif puanlar aracılığıyla, istedikleri kadrolara tercih yapar ve yerleştikleri üniversitelerde eğitimlerine, yüksek lisans ve doktora bölümleri eğer varsa, başlarlar. Eğer yoksa da, bir başka eziyet daha başlar... 

35. Madde, senet şartı. Malum, ülkede başı boşluk kol geziyor. Eh vaziyet böyle olunca da, üniversiteler de akademisyenlerine güvenemiyorlar pek tabii. Verdikleri maaşın karşılığını gecikmeden alabilmek maksadıyla, eğer kendi üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora bölümleri yoksa, ataması yapılan öğrenciyi bir başka üniversiteye, bu eğitimlerini almak üzere 2 + 4 yıl olmak üzere toplamda 6 yıllığına eğitime yolluyorlar. Korku yakalarını bırakmıyor bir yandan... Üniversite yönetimleri kendilerini güvenceye almak ve bu altı yıllık kaçamağın hesabını sormak için akademisyenlere "Ortalama 150 bin liralık" geri dönüş senetlerini imzalatırlar ki, akademisyen kuruma geri dönsün ve bir 6 yıl da Yrd. Doç. Dr. kadrosunda, kendi üniversitelerinde eğitim verebilsin. Ne kadar da güzel, öyle değil mi? Bence öyle! Ülkemizin ne kadar da bilime ve bilim insanının güvenilirliğine saygı duyduğunun bir başka kanıtı daha işte! Ne kadar da özgür bir ülkeyiz biz! Hayran olmamak, gerçekten de elde değil... 

Neyse, durum böyle işte. Ama burada kalsa yine iyi. Buna yine duacıyız! Tamam, kabul ediyoruz. Hukuki olarak hakkımızı arayanlar, 35. madde senetlerini hukuksuzluk olarak değerlendirip de mahkeme yoluna gidenler elbette ki var. Ama yine de, son gelen değişikliğe kıyasla, görece daha adaletli, daha aleni bir sistemdi eski ÖYP. Şimdi, buraya iyi dikkat edin; ben Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'ne 2010 yılında yerleştim. Ve 2014 Yılı'nın Haziran ayında ise fakültemden ikincilik, bölümümden ise birincilik derecesi ile mezun oldum. O zamanlar her şey yolunda, her şey muazzamdı tabii. Çünkü, geleceğimden, akademisyen olarak imza atacağım makalelerden ve daha nice araştırmadan ve hatta itiraf edeyim ki çok daha fazlasını başaracağımdan emindim. Başım dönmekteydi, zihnim yıldızlarla dans ediyordu adeta... 

İşin basit matematiği ise şu, ben bu 4 yılda, toplam da 8 yarıyıl yapıyor, tamı tamına 68 ders almıştım. Biz üniversitemiz de bir vize ve bir de final olmak üzere, dönem de ders başına iki sınava girerdik. Projeleri, ödevleri, bitirme tezini, araştırma-inceleme süreçlerini hesaba dahi katmıyorum. Kabaca bu derslerden toplamda 136 sınava girmişim. Kimi kolay kimi de zordu tabii, kabul ediyorum. Ama mesele burada bitmiyor. Akademik bir çalışmaya imza atmak, bu alanda kariyer planlamak oldukça zor bir süreç. Bunu kabul ederek elimi taşın altına koyuyor ve gözümü ÖYP'ye dikiyorum. Sonrası ise, sonrası malum... Yetmiyor, sonra da ALES isteniyor. Ona da iki kez girdim, oldu o puan da cepte şimdi. Fena da bir puanım yok hani. Ardından malum, rakip öyle çok ki daha fazla puana ulaşmak için bir de YDS gerekir dediler, ondan da şükür belimi düz tutabildim. Artık rahatım, yerleşebileceğim üniversitelere bakıyor, il beğeniyorum bir taraftan da. Derken, Haziran 2015 geldiğinde, YÖK bir anda, atamalara bir ay gibi az bir zaman kala, "üniversitelerden gelen yoğun talep!" olduğu iddiasıyla bir "alan sınavını?" getiriyor. 

Düşünün 12+11+8+7+8+6+8+8 toplamda 68 ders. 8 yarıyıl, bir vize ve bir final sınavı derken 4 senenin totali 136 sınav. +2 ALES eh yapmışken bir de +1 YDS, yetmiyor, bir de alan sınavı adı altında bu oranları %40 etkileyecek ayrı bir sınav düzeni oluşturuyor. Dikkat edelim, %5 değil, %10 hiç değil tamı tamına %40'lık bir torpil sınavı... Her şey apar topar yürürlüğe koyulurken, bu gidişatın noksanlığını, adaletsizliğini gören EĞİTİM-SEN'den YÖK'e dava açılıyor. Henüz davanın neticesi adli tatil sebebi ile belli değil. Toplamda 2 bin akademik kadro ÖYP için ayrıldığı göz önünde bulundurulursa ve minumum, en iyimser hali ile her kadroya 2 kişi başvuracaksa, şu anda 4 bin kişi mağdur bir şekilde YÖK'ten gelecek her hangi bir bilgiye muhtaç durumda beklemektedir. 

Alan sınavının adaletsizliği, komisyonlarda kişiye özel muamele gösterilmesi, bölümlere ayrı bir sınavın uygulanmayarak, alan sınavı adı altında tüm ana bilim dalını bilgi ölçemeye davet eden bir akademik zihin sizce mümkün müdür? Eh mümkünmüş. Çünkü burası Türkiye! Temmuz Ayı'nın 7'si ila 10'u arasında düzenlenilen sözlü ve yazılı mülakatlarda, 120 Temel Tıp Bilimleri ve 120'de Temel İslam Bilimleri kadrosu için tam 960 kişi ter döktü. Yaptılar, mahkeme sonucunu beklemeden, belki de Danıştay'dan çıkabilecek olan olası bir yürütmeyi durdurma kararını beklenmeden, bunu da yaptılar... Sınavda ki usulsüzlükler, adam kayırmalar, başı boşluklar ve diğer türden bilime yakışmayacak düzeydeki süreçler iddialar olarak belli sitelerde mevcut. 

Şimdi, sıkça soruluyordu bana. Mezun olduktan sonra ne olacak Mustafa? Akademiye girmek isteyenler için söyleyeyim sizlere, çalışacaksınız, tabirimi mazur görün ama eşşek gibi oturup çalışacak, kitaplar devirecek, denemeler çözecek ardı ardına sınavlara girecek ve belki de kendi geleceğinizi garanti altına aldığınıza inanacaksınız bir anlığına. Ama yanılmayın! Keşke hayat bu kadar rahat olsaydı; ama heyhat, ne yazık ki değil. Devlet Kurumları, sizin kazanılmış haklarınızı, atamalara bir ay gibi kısa bir zaman kala elinizden gasp ederek alır ve ortada kalakalırsınız. Peki ama sesinizi çıkaramaz mısınız? Pek tabii, yaparsınız. En azından denersiniz. Bağımsız iletişim ağlarının, haber portallarının kapısını aşındırır, bu usulsüzlüklerin ve her türlü bariz torpil girişiminin önüne geçmek için metinler yollarsınız ama, arkadaşlarım, hayır... Onlar dahi, çoktan bu düzenin bir parçası olmuşlardır bile. Velhasıl, kepimi kaybettiğim günü özlüyorum. O an sahip olduğum benzersiz mutluluğu, huzuru yeniden duyumsamayı özlüyorum. Ama özlemek, umutla beklemek ne zaman başarılıdır ki bu ülkede? 

D.N: Evet, Yüksek Lisans Mülakatına da girdim. 15 dk sürmesi gereken bir süreç tamı tamına 1 saat sürmesine, ilgili ilgisiz tüm akademik sorulara cevap vermek durumunda bırakılmama rağmen ve alınacağıma dair kesin imalarda bulunulmasına da rağmen, sebebini halen merak etttiğim durumlardan ötürü, o kapıyı da yüzüme kapatmış bulundular. Fakat, bu kapıyı zorlayarak yeniden açmak da pek tabii benim ellerimde...


26 Temmuz 2015 Pazar

Yaşam Ağacı


26 Temmuz 2015 Pazar 00.45 

... 

Hayır, hayır hiç de basit değil. Elbette basit değil, nasıl olmasını beklersin ki? Ansızın, hiç de beklemediğin bir anda, yapayalnız kalmak hiç kolay değil! Nereye kayboldun? Neden gülümsemiyorsun artık? Söyler misin bana? Yoksa, en acı olanı paylaşmakla mı yükümlüyüz bir daha? Sen ve ben... Ama, ama söz vermiştik, birbirimize, öyle değil mi? Hatırlar mısın; gecenin yaklaşmakta olduğunu hissettiğimiz o ilk anda, sıkıca sarılmaya, hayata, umuda ve kollarında bekleyen o solgun ışığa bir kez daha tutunmaya, birlikte söz vermiştik; unuttun mu yoksa? Ama nasıl unutabilirsin? Önemli gördüğün her şeyi, herkes ve bütün bir hayatı unutmaya göz yumabilirsin elbet. Fakat sonsuzluğa nasıl sırtını dönersin? Yapabilir misin? Söylesene bana... Peki yapmak zorunda isen, unutmak, daha fazlasını hatırlamamakla yükümlü isen... Elinden gelen bir şey yok demek ki. Geçmişin ağır yükünü, bir kenara fırlatıp atamazsın heyhat, ama acını hafifletmek istersin ya... Ve kaçarsın o anda. Bütün sevgi sözcüklerini unutur, verdiğin sözleri yıkarak geleceğe doğru kaçarsın hatıralardan son hızla. Hani sormuştun ya bana; hiç canın yanmıyor mu diye? Sensiz ne Güneş'in tadını alabiliyor, ne gecenin karanlık koynunda kendime soğuk birer sığınak yaratabiliyor, nice acının kollarında, sesizce ağıtlar yakıyorum bir bilsen... Ama bilmemek, duymamak ve belki de görmemek, daha iyidir kim bilir?

...

26 Mayıs 2015 Salı

Güneş(e) Tutunanlar


26 Mayıs 2015 Salı 15.31

Kötü bir fikir değil, sevdalanmak. Hiç de kötü bir fikir değil bir başka yabancıya daha kollarını açmak. Kokusuyla sarhoş olmak, gülüşüyle yeniden hayata tutunmak. Hiç de kötü bir fikir değil, bir şans tanımak. Hayata, yaşamaya, güzelliklerle dolu yarınlara tutunmak, fena da bir fikir değil ha; ne dersin? Ama yeterli de değil! Sonsuzluğu paylaşamadıktan sonra, sevdiğin yalanına tutunmak, işte bu da oldukça kötü bir fikir. Kabul etmemiz neden bu kadar uzun sürüyor? Hayatın gerçeklerini algılamak, neden bu kadar fazla zorluyor insanı? Yalanlarımızla, aldatılmışlıklarımızla basit bir gerçeklik olduğumuzu idrak etmemiz, neden bu kadar uzun sürüyor... Henüz beş yıl öncesi, yeni bir mücadelenin kapısını zorluyorum. Yeni insanlar, yep yeni umutlarla dolu ışıltılı hayatlar. Sürekli haykırıyorlar; koca bir aptalsın; inandıklarınla, umutlarınla, hayal dünyanda yaşıyorsun be adam! Kabul etmek istemiyordum. Onları yalanlamak, yüzlerine acı gerçeği haykırmaktı dileğim. Onlar, aradıklarını bulamadıkları için beni suçluyorlardı; öyle değil mi? Onlar yanılıyorlardı! İnanmak istediğim, işte tam olarak da buydu. Onlar ve onların günahları neden beni de kapsamalıydı ki? Ben hiç bir şey yapmamıştım! Fakat heyhat, sen farklı olsan dahi, aynı olanı buldukça, farklılığı yaşatmak ve bunu sonsuzlukla paylaşmak, pek de mümkün olmuyor gibi. Yanıldım, dostlarım, yanıldım... Ve işte bu da, hayatımın en kötü fikriydi... Acı mı çekmeli, öfkeden kudurarak çevrendekilere mi saldırmalı, içinde gün be gün büyüyen boşluk hissini, aldatılmışlık cehennemini, şehvetle bastırmayı mı denemeli? Peki ya hiç biri? Yalnızca yaşamaya devam edebilmek mümkün değil mi? Güneş'i sırtlayan koca yürekli insanlarla, yep yeni bir gün doğumuna uyanmak dileği ile doğru insanları bulmak için çaba harcamaya devam edebilmek mümkün değil mi? 


24 Mayıs 2015 Pazar

Geride Kalanlara


24 Mayıs 2015 Pazar 14.12

Büyümek istemiyordum aslında. Öyle çocukça, öylesine safça kalmaktı niyetim. Ayaklarını uzattığında, koltuğa oturduğunda dahi yere değmezdi ya o minik ayaklar, hoşlanırdım ben o histen. Severdim küçük olmayı; öpülmeyi, kucaklanmayı, koklanmayı... Zor geliyor tabii, bütün bunları kazık kadar adam olmuşken itiraf etmek, zor geliyor yani. Utanmam lazım, sıkılmam, kızarıp da bozarmam gerekiyor belki de. Ama düşünün bir, düşünün de nasıl temiz gelirdi dünya. Ne yalanlar, ne aldatmalar, ne de ahlaksızlıklarla çevreliydi etrafımız. Sevdik mi de, şu koca koca hallerimize taş çıkarırcasına, dürüstçe severdik bir de. Kandırmaz, aldatmaz, yalan söylemezdik birimiz diğerimize. Ne olduysa oldu. Önce rengarenk misketlerimizdi ellerimizden kayan, sonra da saf düşüncelerimizdi toza toprağa bulanan. Kirlendik; öyle toz toprakla da değil şimdi, yalanlarla, tutulamayan, bir türlü yerine getirilemeyen sözlerle, aldatılan sevgilerle bir anda çamur içerisinde bıraktık yüreklerimizi. Koşa koşa geri dönmek istiyorum ya, mümkün değil tabii! Boşa nefes harcıyorum, boşu boşuna o daracık köprüden karşı kıyıya geçmek için çabalayıp duruyorum ama, ne fayda? Ah ne fayda var ki yakarmakta? İnsan anlamak istemedikçe, sözler nasıl yardımcı olabilir ki düşüncelere... 

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Selam Olsun


02 Mayıs 2015 Cumartesi 17.17

Selam olsun; ey ahlaksızlıklara! Ahlaksızlıkları sevgisinden üstün tutanlara, selam olsun. Sözcükleriyle karın doyuranlara, çoğu için elindeki azıktan da olanlara selam olsun ey güzel insan! Mesele karar meselesi değil artık. Mesele, sevgi meselesi olmuş ya, kararı vermekte haddime değil, bilirim. Söz söylenir, dilde ağrısı kalır derler. Daha da ağırı yüreğe çöken karanlıktır ya, bunu da unutmamak gerekir. Sevgi meselesi, aşk meselesi, yürek meselesidir amma en önemlisi de dürüstlüktür. Söz verir misin sevdiceğim? Sevdiğinden kopmayacağına, ahlaksızlıklara göz yummayacağına, hatalarını unutmayacağına, dürüstlükle, güvenle, aşkla yürek yaralayacağına, bundan gayrı söz verir misin? Aldanmak yok, yakarmak yok, göz yaşlarına, tenimde gezinen sahte dokunuşlarına artık yer yok! Yok diyorsam elbet, kararı da sen vereceksin. Bilir misin; vereceksin elbet, vereceksin amma, unutmayacaksın da. Unutmayacaksın ki bir başka şans yok! Başka bir aldanış, alttan alış, umuda uzanış daha yok! Düşünür müsün yine de? Bir kerecik daha, düşünür müsün elini vermeyi? Düşünür müsün sözcüklerini gerçeğe dönüştürmeyi? Düşünür müsün sevginle benim de yüzümü kızartabilmeyi, gözümde yükselmeyi, öyle ki bir çocuk kadar dürüst olabilmeyi? Ne dersin; yapabilir misin son bir kez daha? 

26 Nisan 2015 Pazar

Hafif Tatlı Bir Tebessüm


26 Nisan 2015 Pazar 18.59 

Şarkılar mı hüzünlü çalıyor yoksa hepimiz de dertlendik mi bir anda? Neyimiz var bizim; neden iki şişe şarap açıp da, hemencecik doluşu veriyoruz kadehlerin başına? Tamam, kabul! O kadar da mükemmel değil hayatlarımız. Hepimiz de isyankarız ama yine de... Mutlu olabilmeyi başarmak değil mi biricik emelimiz? Yoksa neden yaşar ki bir adam, bir kadın ve hep bir arada, sonsuzlukla... Özenle seçmiyoruz ya bu mutsuzluğu, bundan da eminim. Yoksa şarkılar mı seçiyor bizleri? Onlar mı ket vuruyorlar mutlu anılara? Güzel hatıralara eşlik edecek şarkılar da yok mudur dersiniz? Varlar! Eminim, orada uzakta bir yerlerde saklanıyorlar belki de ama, eminim onlara da yer vardır hayatlarımızda... İyi de neredeler? Zamanları gelmedi mi dersiniz? Peki neden düşmüyor dilimizden bu acı dolu, yürek yakan ağıtlar? Hayat mı çok ağır geliyor yoksa? Ya da sebebi ne olabilir ki? Hafif tatlı bir gün batımında, soğuk esen güney rüzgarlarıyla, el ele tutuşmuş, içinizi ısıtan bir hoşlukla gülümsüyorlardı bana. Sıkıca tutunmuşlar ki birbirlerine, gören de korkuyorlar sanır. Hani sanki bir bıraksalar, bir soluklansalar iki saniyecik de olsa yetecek ve o anda uçup da gidecekmiş gibi. Ellerinde tuttukları şu eşsiz mutluluk anından da olacaklar, kaybedecekmişçesine korkuyorlar hayattan, mutluluktan. İşte tam da o anda, yürek burkan bir umut dadanıyor ya insana. Soruyor durmaksızın: "Benim neyim eksik ki onlardan?" Sonrasındaysa, tipik işte, geliyor bir parça daha. Gelsin hadi; bu da gelsin ya! Geçip gidenlere nispet olsun diye, bu da gelsin hadi... 

10 Nisan 2015 Cuma

Düş Yollara, İki Gözü(n) Aksada


10 Nisan 2015 Cuma 23.11

Hayatımda o kadar fazla boşluk var ki şu aralar... Hangi birini doldurmakla yükümlüyüm bilmem? Eskileri hatırlarım sık sık. Sanki seksenlerine merdiven dayamışçasına topal bir ruhum var. Şu haylaz ruhum, ağır ağır ilerler durur bedenimle birlikte. Sonra bir anda paldır küldür kırar kapıları girer içeriye. Aslında kapana kısılmıştır ya bu cehennemde, kaçması nasıl mümkün olsun? Nasıl özgür kalabilir o da bilmez; kırıp da girdiği o kapılardan uçamaz, kaçamaz, koşamaz ya... İki büklüm oluverir o da acı ile. Aslında, kaçınılmaz sona, mukadderat ya, herkesle birlikte ağır aksak ilerler dururum durmasına da işin özü şu: Gerçekten de durup da sormak gelmez içimden niye, niye üstadım niye? İki adım atmaya göreyim. Hemencecik yoruluverir, düşer kalırım olduğum yere. Sorulardan, sorgulamaktan bıkmış olduğum gerçeği ile kusasım gelir tüm zehrimi yanı başımdakinin üzerine. Hani derler ya, yaş ilerledikçe, hafıza da körelir bir yerde. Dün hangi çiçeği dalından kopardığını hatırlayamazsın amma gençliğin ateş dolu rehavetinde ciğerlerine çektiğin o enfes kokular, tıpkı ilk günüymüşçesine zihnindedir. Gün ardı gün, yeniden ve yeniden yaşar durursun her bir saniyende. Unutamazsın o kokuyu. Ciğerlerine çektiğin, derin derin soluduğun o enfes reyhaniyi. Neyse neyse, henüz yaş olgunlaşmamış olsa da, dalında Güneş kokan kırmızı gülüm hemen yanı başımda ya, daha ne? Ne de güzel söylemiş Çay'ın yaman delikanlısı, elindeki kırmızı gülüyle: Düş Yollara, İki Gözü(n) Aksada, e güzelim, ne dersin, değer mi düşmeye? Sen değdiremesen de, ben düştüm bu derde...

27 Mart 2015 Cuma

Yeni Bir Güne Daha Merhaba


27 Mart 2015 Cuma 22.22

O kadar fazla birikmişim var ki; ne zaman ağzımı açsam, yüreğimde ki yaraları döküp de etrafı kirletecekmişim gibi geliyor. Bağırmak istiyorum! Haykırmak, avazım çıktığı kadar, gerçekleri dile getirmek istiyorum ama, kimin umurunda? Kim takar ki? Öyle bir an geliyor ya, öylesine dolu dolu, öylesine acımasızca sevmek istiyorsun hayatı; heyhat! Sen ne kadar çok çabalarsan, o da o kadar hızlı kaçıyor senden, senin sevdandan... Sen, tenine dokunduğun her bir anda, alev alev yanan kalbinle acı çekiyorken, hayat da yüzüne kahkahalarla gülüyor adeta. Seninse, yüzünde beliren, acıyla buruşuk, hafif de çarpık bir gülüş oluyor o anda. Öyle mutlu bir gülüş de değil ki! Hani hem sevinirsin, mutlu olursun ya hayattasın, ama biraz da buruktur bu mutluluk. Bir şeyler eksiktir. Bazı şeyler, hiç de tam olamaz ki! Ne zaman oldular sanki? Hep bir şeyler eksikti hayatımızda. Hafifçe mutlu bir tebessüm istersin ya. Tıpkı kızıl bir gün doğumuna gözlerine açan âma bir aşık misali, yeniden ve yeniden tutulabilmeli hayata. Ve gecelere, o koyu karanlık içerisinde umutla ışıldayan yıldızlarla bezeli gecelere, bu mutluluk dolu gülümsemeyi bahşetmeyi, istersin sen de... En zoru da, sevdiğini, daha da fazla sevebilmeyi istemekti aslında. Sanki mümkünmüş gibi, sonsuzca sevmek istersin. Sevildiğini bilebilmek; hani, bir umut işte. İstiyor her insan; her ne kadar inkar edersen et, istiyorsun sen de be adam. Şu acımasız hayatı, yüzünde beliren çarpık gülüşünle beraber, yeniden ve yeniden sevebilmek istiyorsun ya... Mümkün mü? Ağaç dallarının arasından süzülen, dingin maviliklere doğru hafif bir dalga kıran, işte, kızıl bir Güneş'i, benim, kendi Güneş'imi, bana yeniden ve yeniden sunan şu aciz hayatımın rotası; umutla dolu, mutlu bir güne daha yeniden merhaba diyor! Gelin, sizde bana katılın. Hep birlikte, bağıralım avazımız çıktığı kadar: "Umutlu ama buruk bir güne daha, yeniden ve yeniden merhaba!"

6 Mart 2015 Cuma

Geçmiş Gelecek Günler


06 Mart 2015 Cuma 21.19

Eskilerden bir gün. Mayıs ayının 5'i. Hava felaket. Malum, Mersin burası; cehennem azizim cehennem. Sıcağı değil de adamı delirten, bitmek tükenmek bilmeyen nemidir öldüren. Bakın şu fotoğraf karesine de... Ne görüyorsunuz? Söyleyin bana bir. Hayır hayır, anlaşılanlardan değil, ortada, yerli yerinde duran bir açılış seremonisinden değil, yüzlerden, tarihe tanıklık eden bu insanların duygularından ve çehrelerinden bahsediyorum sizlere. Ne derler bilirsiniz: Fotoğraf kareleridir en acımasız olanı. Hele bir de habersizse, vay ki haline... Kaçamaz, saklanamazsın ya, ancak rol yaparak kurtarırsın kendini ama, işte o da şanslıysan be arkadaş! Ne görüyorsunuz? Söyleyin de bir rahatlayayım: Boşa harcanan aşırı bir gururu, kendini beğenmişlikle dolu ahenkli bir uyumu? Kabul ediyorum; utanıyorum ama kabul da ediyorum... Yetmez; kıskançlığı, cehaleti, yalancı gülümsemeleri dahi yaşanır kılar ya, tekrar ve tekrar, anımsadıkça, bakar bakar dalar gidersin eskilere doğru. Özlemi, hasreti, gıpta ile bakan sevinç dolu yürekleri görürsün hep bir arada. Neden oradadırlar? Neden gülümserler ki kameralara böylesine içten, sıcak bir yürek ile? Gülümserler gülümsemesine de, ya şimdilerde, yürekleri kan ağlamaz mı? Aslında, düpedüz özlüyorum onları. Her birini, geçmişin lanetli günlerini bile; her bir günahımı dahi özlüyorum amma... Ama en zoru da bu olsa gerek. Dünler, geçmiş günler, gelecek olanların habercisidir derlerdi de inanmazdım. İnanamadım, kabul edemedim ama, işin doğrusu da bu beyefendiler ve hanımefendiler... Gelenler, gidenlerden sözüm var sizlere: Sahne, sizlerindir efendiler...

17 Şubat 2015 Salı

Hayat Meselesi


17 Şubat 2015 Salı 23.41 

Sanki ağır bir yük taşıyorum omuzlarımda. Oysaki, gayet de rahat olmalıydım. Öyle değil mi? Mücadele etmekten hoşlanıyorum hoşlanmasına da, kaybedilmiş bir savaş uğruna neden ter akıtayım ki boşu boşuna? Verebilecek bir cevabım yok. Cebimden çıkarıp da, masaya vurabileceğim beş kuruşum dahi yok ama, ya hayallerim? Çok oldu, çok oldu ki rüzgarın tenimde bıraktığı tatlı ürpertiyi hissedeli. Güneş'in kalbinden gelen mutluluk parıltılarını ellerimde tutmayı isteyeli. Ne kadar oldu? Hayır, yıl hesabıyla değil, yürek hesabıyla, sevda hesabıyla sorarım sana, ne kadar oldu hayallerinden vaz geçeli? Hayat karşısında bu denli zayıf düşeli ne kadar oldu, sorarım? Utanılacak haldesin; yazık! O güzel güzel söyleyen dillerin neden sus pus olmuş ha şimdi? Korkuyorsun; hayatı kucaklamaktan, karar almaktan ve yiğitçe, cesurca yaşamaktan korkuyorsun işte! Daha ne söyleyebilirim ki sana; biraz cesaret! Kalk ayağa, silkelen biraz! Söyle söyleyeceklerini, dök içini işte. Hazır sana fırsat; kopan bir fırtınanın ardından, bağıra çağıra, avazın çıktığı kadar türküler söylesen ne fayda? Kim duyacak ha beyim, kim duyacak sesimi? Kimsecikler gelecek mi yardıma? Koşacaklar mı düşen bedenimi tutmaya? Yok beyim yok, kimsecikler gelmeyecek sana; sen koşa koşa gitmedikten sonra, beyhude bunca çaba...

12 Şubat 2015 Perşembe

Yalan Dünya


12 Şubat 2015 Perşembe 23.23

İyi bir hayat değil, şu yaşadığımız. Soluduğumuz nefes temiz değil. Sevdiğimiz insanlar, ne yazık ki doğru değil... Hayat dediğimiz şu karmaşada, doğru olan ne kaldı ki geriye? Bir de soruyorlar utanmadan; nedendir bunca afra tafra? Onlar soruyorlar sormasına da, biz sorunca da cevap veremiyorlar. Sorarım; kiminiz kaldı ki geriye, yalan söz söylemeyen, dürüstlüğü ile utanabilen? Kim kaldı ki geriye, seni kendinden daha fazla sevebilen? Yok beyim yok, kimsecikler doğru değil. Öğrendim öğreneceğimi, duydum duyacağımı, çektim çekeceğimi de, unutamadım yaşadıklarımı. Keşke bir soru da olsa, ah bir sorulabilse ya; istersin istemesine de, sen gerisin geriye ne verirsin diye? Yeter, derim; çarpar bu kapıyı da, çıkar giderim. Çok değil, ne kalmış ki geriye. Ha 23, ha 33, ha 83... Yaşanacak ne kaldıysa geriye, yalan bu dünya, yalanlarını, ben çekemem gayrı kâhrını...
 

11 Şubat 2015 Çarşamba

Kırmızı Başlıklı Kız


11 Şubat 2015 Çarşamba 09.09

Gecenin bir yarısı. Zihnimi meşgul eden, karnıma asit gibi, zehir gibi bir nefret çökerten, derin bir acıyla fırlıyorum yataktan... En son kaçta koydum başımı yastığa? 3 yoksa 4 müydü? Sabahın ilk ışıkları zorluyor göz bebeklerimi. Kalbim bir başka odada bir başka yatakta uzanan bam başka bir huzurla doluyor o anda. Elimdeki kitabı bir kenara fırlatıp doğruluyorum da, sahi, saatlerdir elimde tuttuğum bu kitapta ne ola? Kız ve Kurt, kırmızı başlıklı kızın bilindik hikayesi... Hani bir kurt, güzel, haşin ve bir o kadar da deli bir kıza tutulur ya, onu da ister yanında. Bilindik bir hikaye dedim ya, işte o hesap. Hikayedeki kötü kalpli, zalim ve zorba kurt gibi hissediyorum kendimi. Ağzımdaki kan tadı, pas ve kir kokuyor adeta. Düşüncelerimden, benliğimden ve rüyalarımdan dahi nefret ediyorum o anda. Oysa, ne kadar da kolaydı olurdu şimdi. Kırmızı başlıklı kızdan nefret edebilmek. Neden güvenirsin ki bir kız çocuğuna; kos koca kurtsun sen be adam! Hiç mi türüne saygın yok? Kırılıyor, dökülüyor, olmadığın bir kişi oluyorsun o anda. İstemsizce elim telefona gidiyor, alışkanlık meselesi. Saat 09.30; ve ben halen ayakta, bedenime inatla, yazıyorum yazmasına da, ah şu asit gibi yakan nefret, bir tükense, bir bitse...

10 Şubat 2015 Salı

Yaprak Dökümü Misali


10 Şubat 2015 Salı 23.33
Her zaman bu kadar da sessiz değildir sokaklar. Yalnızca yağmur yağdığında. Bu kadar ıslak bir memlekette dahi, ilk damlayla birlikte sus pus oluyor her bir taraf. Sanki bir oyun oynanıyor da, ilk damlayı kucaklayan oyun dışı kalacakmış gibi. Kaçıveriyorlar hemen... Tamam, ben de sevmem yağmuru. Sevemedim bir türlü ya. Çabalamadığımdan değil, hayır. Oysaki elimden geleni yaptığımı biliyorum ama, olmayınca da olmuyormuş meğer. Oysa eskiden böyle değildi; bilirim... Elime tutuşturduğum küçük bir sarı yaprakla, yağmur altında dans eder dururdum. Deliydim, komiktim belki de o anda ama mutluydum da... Kahkahalarım arasına karışan damlalar da ritim tutarlardı adeta, onlar da benimle birlikte yabani bir dansa tutuşurlardı amma, bilirdim. Bilirdim ki ben, asla onlar kadar özgür olamayacaktım. Onlar kadar delice sarılamayacaktım sevdiğim toprağa, ağaca, dallara... Yine de, varsın onlar, yaşasınlar özgürce. Dilediklerince akıtsınlar göz yaşlarını. Hani usta bir alim söyler ya; yağmur altında dolaşır dururum. Sorarlar neden? Bilmezler ki kolaydır, göz yaşlarını yağmur damlaları arasında saklamak, çok kolaydır... Bu mesele, biraz da öyle aslında. Yaprak dökümü misali, elimde tuttuğum o sarı yapraklar gibi, dökülüyorlar birer birer, ardı ardına. Tutabilene, gelsin de aşk olsun...
 

8 Şubat 2015 Pazar

Kesin Sesinizi Biraz


08 Şubat 2015 Pazar 21.55

Kes sesini... Biraz daha kısık sesle konuş! Dokunma gerçeklere; bırak oldukları yerde, gözümüzün önünde dursunlar öylece. İyi de neden? Neden susacakmışım ki? Neden gürültü patırtı yapmayacakmışım gecenin bu en hararetli vaktinde? Temiz olmalıymışım bir de. Üzerime başıma da dikkat etmeliymişim. Sonra ayıplar, iş vermezlermiş... Çok da umurumdaydı sanki. Çalışmaktan kime ne kuzum? Dünyanın onca derdi dururken düşünecek, neden züppe veledin tekinin pisliğini temizleyen ben olayım ki? Hayret bir şey! O çalışıyor mu ki adamım? Yok beyim, yok; nerede... Kız da vermezlermiş iyi mi! Bak asıl bu koyar işte. Olur mu öyle şey? Bir kaç gece sokaklarda kaldık diye, çöpten bulduklarımızla beslendik, sağa sola sarktık diye de, kız mı verilmezmiş? Pes doğrusu! Olur şey değil; hiç de bu kadarını görmemiştim. Bu kadar kaçığını bir arada görmedim ya, bir de kendimi akıllı sanırdım evvela... Doğrusu, anlamıyorum şu insanları. Kendimi dahi çözemiyorum ya, bir de onlara kendilerini anlatacakmışım gibi, geliveriyorlar dibime dibime. İki üç kuruşu orama burama sokuşturup da kaçıveriyorlar hemen. Sanki o kadar da açmışım, bir ısırık da onların ensesinden koparacakmışım gibi. Hey yavrum hey... Arkalarından bağırmak istiyorum aslında; ben, sizlerden daha zenginim ey efendiler! Ama kime ne? Karnım tok, sırtım pek ya; bir de kafamı ütülemeseler. Daha ne isterim ki şu hayattan... Kesin sesinizi biraz, rahat bırakın beni dertlerimle.
 

5 Şubat 2015 Perşembe

Hayat Hikayelerle Yaşanmıyor


05 Şubat 2015 Perşembe 21.21

Her zaman bir başkasının hikayesini anlatmaktı görevim. Nice acılar, sevdalar, kayıplar yaşadım onlarla birlikte. Onlarla güldüm, onlarla ağladım geceler boyunca içtenlikle. Ama asla, kendi hikayemi anlatabilecek kadar da yaşayamadım ya bu hayatı, acırsam da buna acırım... Tuz kokan sıcak havasından, doyasıya, dolu dolu koca bir nefes çekemediğimi, denizinin kenarında, soluksuz kalıncaya kadar var gücümle koşamadığımı bilirim bu memleketin. Oysa ki, sunacak başka neyi vardı bu lanet yerin? Hikayelerinden başka, neyin vardı sanki? Aldıklarından çok, sanki gerisin geriye verirmişsin gibi, bir de gülümsersin yüzümüze karşı tüm Güneş'inle... Aylardan ne zamandı bilmem. Hatırlamam zamanları öyle fazlasıyla. Baharın sonu, kışın başlangıcı diyelim. Öyle ya, hangi kış aslında? Mevsimleri dahi yalan ya bu memleketin. Kayaları üst üste dizmek, mükemmel bir dengede zirvesini görebilmek öylesine kolay gelir ki insana; hemencecik de oluverecekmiş gibi. Değil, bilesiniz ki o kadar da kolay değil. Yahut ben beceremedim, koyamadım bir taşı diğerinin üstüne düzgüncesine. Ya da kolay değildi işte. Yapamadım, beceremedim bir türlü. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı her seferinde. İnşa edemedim mükemmel hayatı kendi isteğimle. Heyhat, kader diyip geçelim... Hikayeler diyordum ya, bilir misiniz Güneş ile Ay'ın Hikayesini? Onlar bile seviyorlar birbirlerini. En azından, benim hikayelerimde. Yaşamak lazım şu hayatı; doya doya, tüm içtenliğinle, yaşamak lazım bir solukta. Öyle hikayelerle de yaşanmıyor bilesiniz. Onlar ait oldukları yere, geçmişin tozlu sayfaları arasındaki, tıpkı bu fotoğraf karesinde olduğu gibi, ölümsüzcesine, diri diri gömülmeliler aslında. Hayat, hikayelerle yaşanmıyor azizim. Öğrene öğrene, kos koca 23 yılda bunu öğrendim ya bilir misiniz, ne acı şeydir yaşamak ama tam anlamı ile soluk alamamak...

 

4 Şubat 2015 Çarşamba

Çocukluğumun Kayıp Şarkıları


04 Şubat 2015 Çarşamba 23.47

Çocukluğumuzun kayıp şarkıları gibidir hayat. Durmaksızın dilimize dolanan mutluluk hatırlarıdır ya; ama ne yaparsak yapalım, hangi yola baş vurursak vuralım, bir türlü hatırlayamayız tüm mısralarını. Bir daha asla bütün kılamayız hayatı. Geride kalan, hepi topu bir kaç buruk mutlu hatırayla süslü, koca bir karmaşadır çoğu zaman. Kolay değil işte, yaşamak... Soluk alabilmek, hiç de kolay değil. Bir kayıp mücadeleye devam edebilme gücünü bulabilmek; saflığını, temizliğini, el değmemiş güzel rüyalarını bu düzen içerisinde koruyabilme şansını yakalayabilmek... Bilemedim ki şimdi. Belki de benim şansım yaver gitmedi. Oysa ne de güzel gülümserler fotoğraf karelerine. Sanki sonsuz bir mutluluktur paylaştıkları bir birleriyle. Kendi ebediyetlerine taşımaktır bu mutluluğu anlık niyetleri; belki de o sebepledir bu kadar mutluluk. Ne dersiniz? Tıpkı bu ailenin ki gibi. Neden gülümsüyorsunuz hayata karşı bu denli içtenlikle, diye sormak istedim aslında. Kim bilir, uzun saçıyla garip bir adamdır gülümsedikleri o anda. Elinde koca bir fotoğraf makinesi, sırtında taşıdığı eviyle, dostlarına doğru koşuyor var gücünü vurarak yerlere. Rap rap rap... Öyle ya da böyle, mutlular ya, önemli olan da bu birazda. Mutlulukları hep daim olsun. Onlara da bu mutlu kareyi ulaştırmam mümkün olmadı ama, çocukluk hatıralarım arasına koyuverdim gitti bile. En azından böyle değerlensin; her ne kadar yitik bir şarkı misali, tamamını hatırlayamayacak olsamda bir iki güne, yine de... Mutluluk deyince, hele ki şu son günlerde, bu aile tablosu çağrışıyor zihnimde. Ben, başaramadım bu dileği tutmayı. Yerine getiremedim bir bütün olmayı ama, hayallerimde, el değmemiş cennetimde, inan bana güzellik; ben Adem isem bu karede motoru süren, sen de Havva'sın bana sıcak kalbini veren; bunu da bilesin istedim... 
 

3 Şubat 2015 Salı

Göç Mevsimi Yakın


03 Şubat 2015 Salı 22.56

Bir hayalim vardı eskilerde. Uçmayı, özgürce gökyüzünde süzülebilmeyi isterdim delicesine. Dertlerden, tasalardan, insanların iki yüzlülüklerinden uzakta, yapayalnız süzülmeyi isterdim sonsuz mavilikler içerisinde. Çokta değil, kısa bir süre öncesine kadar da taşıdırdım bu dileği zihnimin sıcacık köşelerinde. Geceler boyu sevecen bir ana misali, özenle büyütürdüm kalbimin en derinliklerinde. Ama heyhat; hayat bu! Gerçekleri zor yoldan öğretiyor bizlere. Kime sorsan yakınıyor tabii. Hayat zor, insanlara alışmaksa daha da bir zor geliyor işte. Hele ki şu zamanlarda, daha da bir zor... Öyle değil aslında, kaçmak değildi dileğim. Mücadeleden, sevgiden, mutluluktan ve huzurdan kaçmak değildi biricik emelim... Sadece, özgürlüğe, hayattan daha fazla tutkundum belki de... Kim bilir? Korkuyordum bir yerlerde. Zihnimin karanlık, kuytu köşelerinde, yırtıcı bir özlem yatıyordu dileklerle süslediğim. Biraz da bencildik tabii, öyle değil mi? Ne sen veriyorsun sevgini, bir diğerine. Ne de onlar verebiliyorlar karşığında dürüstlüklerini tam kifayesiyle... Ama yine de, biliyorum ki ben kendimi sevdiğim kadar bu hayatı da sevemedim işte. Asıl zor olan da bu ya, nefret ettiğin birisini nasıl sevebilirsin ki? Nefret ederken kendinden bu denli, sevgini nasıl da sunabilirsin bir diğerine? Şaşılası şey doğrusu şu özgürlük. Hele ki bir de göç mevsimiyse; sıcak esen rüzgarlara karşı durabilmek, çok daha zor geliyor şu kanatlarla birlikte. Daha ne söyleyeyim? Bilemedim, tutamadım dilimi işte...

    

2 Şubat 2015 Pazartesi

Yazuktur


03 Şubat 2015 Salı 00.15

Kendime bir sözüm vardı aslında. Yine bunun gibi, buruk bir yalnızlıkla süslü, hafif de soğuk bir gece yarısıydı zamanın birinde. Bir daha asla ama asla hak edilmekçe göz yaşlarımı dökmeyeceğim diye haykırmıştım evin içerisinde... İnanmıştım oysaki; o zamanlarda küçük bir çocuktum elbet. Kolay gelirdi sözler vermek. Sözlere inanabilmek... Kime gelmezdi ki? Ama büyüdük şimdilerde. Öyle değil mi? Bir de neden büyüdükse... Sanki bir halt varmış gibi gelirdi küçüklere. Bir an önce büyüyüp de hayata sıkı sıkıya sarılacaktık sanki... Kolaydı yaşamak elbet; kolaydı sevmek de, sevilmek de... Acılar da daha bir basitti sanki. Değil mi? Çok çok yaralanan bir diz, kesilen bir parmak, kabuğu kalkan eski bir yara meselesiydi o günlerde... Eskisi gibi şirin bir çocuk değilim şimdilerde. Göz pınarlarım da daha da zor yaşarıyorlar ya, kolaylık sağlıyorlar kendilerince. Onlar bile beni düşüyorlar; bak sen bir de şu işe. Kendimi tutamayacak gibiyim; mümkün olsa da, koyverip de kendimi bir güzel ağlayabilsem aslında... Ne iyi olurdu, rahatlardım belki? Düşünüyorum da, daha ne kadar devam edebilirler benim yerime? Sözlerimi daha ne kadar tutabilirler ki? Aslında, nasıl da bilebilirim böylesi bir şeyi? Hele bir de şu günlerde, bilmek de zor, bilememekte...
 

1 Şubat 2015 Pazar

Yeni Bir Bahar Gerek


1 Şubat 2015 Pazar 22.22

Bir gün başka bir şehirde uyanmak istiyorum aslında. Hiç tanımadığım insanlarla çevrili olmak, hayata bam başka bir kapıdan bakabilmek istiyorum ama... Mesela; bir gece gözlerini kapatacaksın sonsuz karanlığa. Uyandığındaysa, yep yeni insanlarla, umut dolu hayallerle çevrili olağanüstü hayatlarla ışıldayan koca bir aydınlığa ulaşacaksın o anda. Doğal elbet; onlarında acıları olacaktır. Arkalarında bıraktıkları sevdaları, yüreklerinde taşıdıkları kalp kırıklarıyla, onların da yaşadıkları basitçe bir hayat ama... Heyhat; yaşamak zorundayız ya. Mecburiyet işte... Şimdilerde siyah beyazını değil ama, rengarenk olduğu anlarını da görmek istiyorum, yeniden ve yeniden... Ne de güzel olurdu aslında. Sessiz sedasızca çekip gidebilmek. Ardında bıraktıklarının yükünü bir kenara atabilmek. Kolay değildir elbet. Bir başkasına kendi hayatını sunabilmek... Ben yaz çocuğuyum mesela. Kıştan; soğuktan, kardan, tipiden hoşlanmam öyle fazlasıyla. Hayatı da renkli severim doğrusu. Ne kadar da siyah beyaz olsam da şu hayatta, yaprak dökümlerinden de hoşlanamadım bir türlü. Yapamadım; sevemedim bir türlü bu hayatı. Kabul edemedim sanırım. Hayatı dolu dolu yaşayabilmenin anlamını bir türlü öğrenemedim ama... Geç mi kaldık dersin? Yeniden başlamak için? Hayatı dolu dolu, rengarenk yaşayabilmak için? Mevsimler gibi, nazlı bir çiçek gibi, biz de kıştan uyanamaz mıyız bahara?  


30 Ocak 2015 Cuma

Helvegen


31 Ocak 2015 Cumartesi 00.33

Yeni Tanrıların büyük bir destekçisi olmadım asla. Her zaman büyük bir boşluk bıraktılar ardlarında. O kadar fazla soruyla birlikte gelip girdilerki hayatlarımıza, eski Tanrıların soyundan gelenlere tapıyor olduğumuzu dahi unuttuk bir anda. Yaşamın ve ölümün anlamında dahi, her zaman bir noksanlık vardır onların yarattıklarında. İnsanların, insan yaşamına son vermekten öteye her hangi bir görevi olmamalıydı onların kitaplarına göre, anlattıkları, vaaz ettiklerine göre. Tanrılara yaraşır bir vaziyette, ihtişamla, gururla ve büyük bir vakarla yürüyemezdik sonsuz ziyafet salonlarında. Hali hazırda yaşamaya mahkum edildiysek bu kül karası topraklarda, neden öteki dünyanın korkusu ile can almaya bu kadar fazla istekli olmalıydık ki bir kitap uğruna? Doğanın sesine kulak vermenin belki de tam zamanıdır şu anda. Antik Tanrıların yer altında uyuyan sessizliklerine kulak vermenin tam da zamanıdır şu sonsuz dakikada! Kültürün, sahip olabileceklerimiz uğruna çürütülmemesi adına, toprağın kokusunu, yem yeşil ormanların hayat verdiği vahşi yaşama, Güneş'in ışınlarıyla yıkanan ter temiz pınlarla dolu yarınlara... Uyanmanın tam da sırası aslında; ne dersiniz? Eskilere duyduğumuz özlem, yetmedi mi?   


29 Ocak 2015 Perşembe

Düşüş


30 Ocak 2015 Cuma 00.52 

Acıya yabancı değiliz evvela. Ama yine de, hoş da bir durum da değil hani. Bu kadarını da beklemiyordum derdim, derdim demesine de... Ama yalan söylemiş olurum şimdi. Bunu da bilirsin, istesem dahi yapamam ki! Nasıl bir cezaysa benimkisi, öteki tarafa dahi gitmeden kesmişler bizimkisini. Hayat diyorum azizim, cezayı da mükafatını da bu dünyada yaşıyoruz biz; ne gerek var bir de öteki tarafla uğraşmaya? Yaşama notu desen sıfır, huzuru desen o da sıfır iyi mi! Sevgi, övgü, hissiyat desen o kadar da kötü ki, onları da es geçmişler. Not dahi kesmemişler zavallıma. Yazık, derdim bir de. Yazık ki bu sabiye; günah değil mi? Neden o da olamasın ki bir diğeri gibi? Neden sevemesin mesela? Elini uzatamasın bir güzelin tenine. Dokunamasın sevdiceğinin yüreğine. Akşamları huzurla koysun başını şu pofuduk yastığa. Kabuslarla mücadele edeceğine, huzuru arasın dursun o pamuksu hayaller içerisinde. Ama yok; kısmet değilmiş... Bir de kavga edesim var şimdilerde. Hani şöyle sağlam bir yumruk da yiyesim var. Beni kendime getirecek kadar sert bir tekme alasım var kasıklarıma doğru. Bakarsın, çektiğimiz acıyı bastırırda, ne dersin? Hani bilirsin; erkek adamın acısı ayrıdır. Erkekliğine laf ettirmez, ettirmemesine de, o tekme yok mu o tekme. Küçücük bir teması dahi iki büklüm yapar zavallımı. Çöktüğü yerden, düştüğü kaderden kurtulmak için tutunmayacağı dal yoktur o vakit. Bilenler bilir... Bilmeyenlerse, aman bilmesin! Daha iyi... Ne diyordum sahi? Hah işte o acı yok mu o acı; bakarsın bastırır bu sancıyı. Kavga edesim de var birileriyle. Şöyle sağlam bir tokatta ne güzel olurdu şimdi...

11 Ocak 2015 Pazar

Kabuslar


12 Ocak 2015 Pazartesi 00.36

Kahreden bir acı üzerime çullanıyor yeniden. Sanki bedenimdeki her bir kas demeti itiraz çığlıkları ile bana, kendi sahiplerine öfkelerini kusuyorlar geceleri. Geçmişim tarafından lanetli kabuslarla uyanıyorum soluk soluğa. Hayalin gerçekten ayrıldığı o dar patikayı yeniden bulabilmek için, dakikalarca sayıklıyorum karanlık koridorlara. Ben, yapmadım bunu sana! Ben, değildim ki seni inciten; diye haykırmak istiyorum ama, karanlık içerisinde gülümseyen yüzlerin hiç de birisi tanıdık değil ki... Anlayan çıkar mutlaka? Öyle değil mi? Sesime kulak verip de kimi çağırdığımı duyacaklardır elbet. O kadar da kötü olamazlar. Yoksa neden gecelerimde bana eşlik etsinler ki böylesine soğuk ve ıssız koridorlarda. Benim lanetli gece bekçilerim... Biraz da olsa izin veremez misiniz? Uykunun verdiği sıcak güven ile sahte güzelliklere kaçabilsem bir ara; sizler de iyisiniz, hoşsunuz ama, prangalarınız da canımı yakıyor, bunu da bilesiniz! Ey kudretli ufkun Güneş'i; kızıl bir sabaha uyandığımdan mıdır ağzımda ki kan tadı? Oysa ki kanımın aktığını görmeyeli o kadar da uzun bir zaman olmuştu ki! Şimdilerde daha iyi anlıyorum neden gülümsediklerini. Neden bana bakarak alay edercesine kendilerini gösterdiklerini: Ama ben, ben değildim ki sana bu kutsal günahı bahşeden! Ben değildim seni karanlık bir kuşakta sonsuzlukla çaresiz bir başına terk eden. Uzak durun ey gece bekçileri! Bir gece dahi olsa, geçmişimden, karanlık yarınlarımdan uzak durun... 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Kuzey Rüzgarları


 06 Ocak 2015 Salı 00.15 

Keskin bir soğuk var dışarıda. Mersin'de dahi, havanın bu denli soğuk esebileceğini düşünemezdim. İnanmak zor, ama elbet eller soğuktan mor kesince, yüzde atkısız beresiz kalan uzuvlar pütür pütür dökülünce, işte o an da anlıyor insan; kış sonunda gelmiş... Yazık, eskilerde kar sevdası sarardı kış aylarında. Ocak, Şubat, Mart dedin mi, kar duasına çıkardı Uşaklılar. Hele ki okul veletleri olan bizler, ne de özlemle çağırırdık beyaz örtüyü. Gelsin ki, santimlerce tutsun ki biz de kurtulalım şu okul denen beladan. Özlerim, o güzel günleri, derdin tasanın, anlamsız kavgaların olmadığı o güzel günleri gerçekten de özlerim. Hele ki şu anlarımda, her şeyden daha fazla burnumda tüter o saf çocukluğum. Temiz değildim, hani paspal da değildim ama öyle ak pak da değildim. Anlayın işte... O zamanlar da garip bir çocuktum ben! Şimdilerde ise yalnızlıkla dert yanıyorum dört duvara. Söylemlerimle tartışıyor, duvarlarımdan yankılanan iç sesimle uzlaşıyorum acımasız gecelerde. Hele ki havanın soğuk esen rüzgarları, yıldızlarımdan beni alı koyan acımasız sağanaklarıyla da, bu hayatı daha da bir zorlaştırıyor şu şehir; amma, elden gelen nedir? Hayata tutunmak zorundayız, öyle, ya da böyle... Düşen dostlarımı görüyorum yollarda. Ellerinde bir avuç bohça, kendilerine kalan yalnızca bu! Hepi topu iki uç kuruşluk bir yonga, can yongası demeye dahi dili varmıyor insanın. Biz ne yaptık onlara? Hadi ben yine iyiyim; peki ama onlar? Halleri ne olacak o gençlerin? Hani Remarque yazıyor ya kitabında, koca bir genç nesildi orada yok olan... İşte şimdilerde, bizler de modern zamanların köleleriyiz. Yok oluyoruz! Aslında ben, henüz olmadım olmasına da, onlar çoktan kaptırmışlar kollarını prangalara... Üzerlerindeki çamuru silkmeye dahi üşeniyorum ya, en acısı da bu. Kirin, çamurlu balçığın üzerime sürülmesinden öylesine tiksiniyorum ki, iki büklüm oluyor, çöküveriyorum ellerim üzerine. Karları yerden avuç avuç kaldırıp da oyun arkadaşlarıma attığım o anlar geliyor gözlerimin önüne. Bakışlarımdaki o derin pus yitiyor bir anda. Göz yaşlarıma karışan havanın tozu, avuçlarıma sürülen çamura harç katıyor az biraz daha. Üstüm başım ıslanmış, yine o kirli pasaklı küçük çocuğum. Nerede benim temiz çocukluğum? Diye haykırasım geçiyor içimden! Kurtulmam lazım şu ıslak şehirden. Rutubet kokan bu paslı memleketten, kurtulmam lazım; hem de bir an önce... 

3 Ocak 2015 Cumartesi

Hayat Oyunu


03 Ocak 2015 22.25

Aşk demeyeceksin bir kere! Almayacaksın o sözü, ne ağzına ne de kalbine... Girmeyecek senin de yüreğine, yer edemeyecek zihninde! Ancak o zaman özgür bırakırsın ruhunu. Yaşarsın şu hayat denen acımasız oyunu. Sana değer verene hediye etmek niyetinde misin o aciz hayatı? O zaman kaçacaksın arkadaş! Koşturacaksın peşinden; hediyeler aldırtacak, yakartacak, kanatacaksın yüreğini. Yok öyle yağma! İçi boşalmış bir yüreğin, anlamı daraltılmış bir sözcüğe biat etmesinden ötesi değildir "aşk". Almayacaksın ağzına, yüreğinde oda vermeyeceksin bir kere, buyur etmeyeceksin benliğine. Hah işte, geldin işte kıvama! Öncelikle yüreğine bakmak gerekir ki ruh eşinin, tanımalı, bilmeli kendisini. Zihnini okumak, utançtan yüzünü kızartmak gerekir ki anlayasın, gerçektir bu sevda diye. İyi hoş da, o nasıl olacak ki öyle beyim? Dersen de eğer, gözler söyler söyleyeceğini. Bak o kahve dibi gözlerin içine. Bak ki yüreğini ısıtıyor mu soğuk kış gecelerinde? Bak ki yakarıyor mu sana uzat elini diye. Dokun tenime, çek kokumu içine içine... Emin misin? Kararını verdin mi bir kere, geri dönüşü de olmaz, bilesin. Yürek bu! Ne oyuna gelir, ne de kandırmaya. Sen söyle söyleyebildiğin kadar yalanı, amma velakin, âma göz nasıl görmezse güzelin tenini, sağır yürek de işitmez yalan sözün o hoş sesini. Aşk demeyeceksin o vakit! Hediye mi bu? Hayat tarafından süslü zarf içerisinde sana postalanan bir oyuncak mı ki aradığın? Yok yok... Acı çekeceksin sonra; kanatacaksın yüreğini bir kelamını işiteyim diye. Uykusuz geceler geçireceksin, dört döneceksin o korkunç boşluk içerisinde. Sonra sevdam diyeceksin, hayatım, güneşim, kızıl güneşim diyebileceksin işte! Anladın mı şimdi? Çözebildin mi bu işin bedeli ne kadar da ağır diye? Güçlü olacaksın güçlü! Basit yaşamayacaksın bir kere, hafife almayacaksın bu acımasız oyunu. Sevda sözcüğü ile buluşturdun mu şu aciz hayatını, nasıl olsa o gelecektir sana hafiften hafife...


Mesaj Bırakın

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *